Hakanlara Işık Saçan Evliyalar


Selim GÜRBÜZER

Selim GÜRBÜZER

02 Ocak 2017, 22:55

                                                                                          

        İslamiyet’ten önce hakanlara yol gösteren kâm diye sözüne itibar edilen yüce şahsiyetler vardı. İslamiyet’le tanışan Türklerde ise kâm’ın misyonuna benzer görev yapan şeyh veya evliyanın varlığına şahit oluruz. Nitekim Prof. Dr. Osman Turan; Türklerin kâm’ları yerine İslam şeyhleri (evliyası) geçerken sessiz bir kaynaşmanın olduğunu ve bu kaynaşmada sayısız din ve tarikat adamlarının rolü olduğundan bahisle Türkün Alp’i erenlikle buluşup Alperenlik hüviyetiyle kutsiyet kazandığını vurgulamıştır.

       Malumunuz Dede Korkut;  bilge şahsiyet olmanın ötesinde kültürümüzün baş tacıdır. Öyle ki;  İslamiyet öncesi Türklükte Dede Korkut, hem keramet sahibi bir şahsiyet, hem de Hanların tayininde, devlet işlerinde, kurultay ve toylar da etkili bir zat olarak telakki edilir. Hatta Dede Korkut, Oğuzların Kayı kabilesinin Osmanlılara intikal edeceğini keşfeden, aynı zamanda devrin ulu hakanlarına ışık veren bilge kişiliğe sahip birisi olarak da destanlarda anılır. Nasıl anılmasın ki, Oğuz Han ve evlatları Irkıl Hoca ve Dede Korkut’tan istifade etmişlerdir. Bakın Irkıl Hoca (Uluğ Türk) Türk’ün Hakanına; ‘Ey Kağanım (Oğuz Han) Gök-Tanrı bütün dünyayı sana bağışlasın’ sözleriyle dua ve niyazda bulunup moral vermişte.

           Batı Türklüğünün liderlerinden Atilla’da tıpkı diğer Türk Kağanları gibi kâm’lara (kâhinlere) itibar ederdi. Hakeza Cengiz Han içinde öyledir, malum o da ‘Gökçe Ata’ ismiyle anılan bilge kişiden güç alıyordu. Derken, Oğuzların Irkıl Hoca’sı (Korkut Atası), Cengiz Han’ın Gökçesi dikkat çeken şahsiyetler olarak tarihte yerini almışlardır.

         Selçukluya gelince, malum Selçuk Bey'in babası Dudak rüyasında; ‘Göbeğinde üç ağacın çıktığını, dallarıyla birlikte göklere yükseldiğini’ görür. Tabii rüyasını bilge insan Korkut Ata’ya anlattığında,  o bilge şahsiyet  ‘Evlatlarının cihan padişahı olacağını’ müjdelemiştir.

          Peki ya Gazneliler?  Zaten Gazneli denilince tek başına Gazneli Mahmud ismi yetiyor.  Nasıl yetmesin ki Hindistan’da İslam’ın dal budak salmasında çok büyük katkı sahibi bir Türk Hakanıdır. Sadece bu katkı hakana mı ait, elbette ki onun yanı sıra sofilerin belagati de çok mühim arz eder. Dahası böylesi bir belagatin bu coğrafyada kök saldığı bir hadisedir. Bakın Cemil Meriç bu konuda:

         Hind düşünce tarihinin ilk fatihi Harzemli bir Türk olan El Birunidir. İslam dünyası ile Brahmanlar diyarı arasında atılan köprü onun eseri.. Yeni bir din götürmüşüz Hint’e, yeni bir dil sunmuşuz. Babür biziz, Ekber biziz, Dara Şükuh biziz” demiştir.

         Karahan Hakanı denilince de elbette ki Abdülkerim Satuk Buğra Han akla gelir. Zira bu yüce hakana hidayet yolunu gösteren deha zat Samani Ebu Nasr’dır. İyi ki de hidayetine vesile olmuş,  böylece o İslamiyet’in Türklerce kabulünde önderlik eden ilk hükümdar şerefine nail olur. Bu yüzden Cevdet Paşa onun hakkında: “Satuk Buğra Han iki yüz bin hayme halkıyla beraber Müslüman oldu..”  diye tarihe not düşmüştür. İşte bu gerçeklerden hareketle Müslüman Türk'ün doğuş mayasında Satuk Buğra Han olduğunu söyleyebiliriz. Öyle ki; o yüce Hakan Türk tarihinde destanlaşıp, ilk Müslüman Türk lideri olarak nesilden nesile Türk Milletinin gönlünde taht kurmuş biridir. Bu arada Kuzey Türklüğünde neşet bulan İslam'ın, Asya ve diğer Türk dünyasına yayılmasında manevi soluğumuz Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’nin rolünü de unutmamak gerekir. Şöyle ki; Türk’ün Alp’i Ahmet Yesevi’nin dergâhında Erenlik vasfı kazanmasıyla birlikte Alperen kimliğine kavuşup yeni bir güç oluşturmuştur. Derken bu manevi güç sayesinde Türkler İslam’ın yayılmasında ileri karakol konumuna yükselmişlerdir. 

          Nasıl ki Nakşibendî tarikatının silsilesinin önemli halkalarından Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s)Ahmet Yesevi'ye soluk olup “Türk alperen başbuğu” olmasına vesile olmuşsa, Pir-i Türkistan Ahmet Yesevi’de dergâhına gelen Türk’ün alp'lik kimliğine aynı metotla ruh verip alperen olmasını sağlamıştır.  Peki ya Hâce Yusuf-i Hemedânî (k.s)? Malum ona da Ebû Ali-i Fârmedi (k.s) soluk olmuştur. Keza İmam-ı Gazali de aynı kaynaktan feyiz almıştır. Anlaşılan bir insan ister âlim olsun, ister hakan veya padişah olsun,  ruhunun susuzluğunu giderecek en son eşik evliyaullah’ın kapısı gözüküyor. Demek ki sultanlara da, âlimlere de ışık saçan Allah dostlarıdır.  Madem öyle, bize Allah sırlarını tasdik etsin demek düşer.

                   Tuğrul Bey -Alparslan-Melikşah-Alâeddin Keykubad

              Tuğrul Bey, Baba Tahir ve Baba Cafer’den ışık almıştır. Öyle ki, Baba Tahir abdest aldığı ibriğinin kapağını parmağından çıkarıp Tuğrul Bey’in parmağına taktığında; Bunun gibi dünya ülkelerini senin eline koydum adalet üzere ol deyip dünya hâkimiyetine giden yolu müjdelemiştir. Zaten ilerisinde Alparslan’ın Malazgirt zaferiyle Anadolu kapılarını Türk'e açtığında bu sözün ne anlama geleceği daha da bir netlik kazanacaktır.

          Tuğrul Bey'in beslendiği feyiz kaynağı olur da Alparslan'ın olmaz mı. Elbette ki ona da yön veren bir ışık olacaktır. Nitekim bu ışık Buharalı Ebu Cafer Muhammed’dir. Bakın Sultan Alparslan Malazgirt öncesi Şii Fatımilere karşı Suriye seferine giderken Fırat nehrini geçiyordu ki, Buharalı İmam (âlim, şeyh) onu görünce;  Bak Oğul! İlk defa buralardan bir Türk hükümdarı olarak siz geçiyorsunuz diye iltifat edip ardından; İnşallah Allah bu fethi senin adına yazmış ola diye dua eder. Aynı zamanda bu dua,  Malazgirt'in fethedileceğinin bir müjdesidir. Öyle ki bir zaman gelir İmam Ebu Cafer Muhammed 1071 zaferi öncesinde; Ey Sultan!  Sen Allah’ın başka dinlere zafer vaat eylediği İslamiyet uğrunda cihad yapıyorsun. Bütün Müslümanlar minberlerde sana dua eylediği Cuma günü savaşa giriş, ben Allah’ın zaferi senin adına yazdığına inanıyorum dileğinde bulunup ileriye yönelik bir hamle için onu motive etmiştir. Neticede bu söz yerini bulur da. Gerçekten de bu büyük zatın duası yüzü suyu hürmetine Romen Diojen komutasında Bizans ordusu Alparslan karşısında bozguna uğrayıp esir edilir de.

        Alparslan'dan sonra dikkat çeken bir başka iki isim hiç kuşkusuz Melikşah ve İmamül Haremeyn Cüveyni’dir. Malum bu iki isimden biri Selçuklu Hakanımız,  diğeri ışık kaynağı bilge dehamızdır. İşte ışık kaynağı dediğimiz bu büyük bilge imam bir gün bir olay üzerine Melikşah’a; “Devlete ait işlerde fermana itaat bizim vazifemizdir. Fakat fetvaya (din'e) taalluk eden meselelerde Sultanın bize sorması lazımdır” demekten imtina etmeyecek bir zattır.  Tabii ki, âlimler sadece avama öğüt vermez, icabında padişahta olsa onlar için de hakikat neyse o söylenir. Hakeza yine Sultan Melikşah, bir başka ışık kaynağı Ali bin Hasan el Sandali ile karşılaştıklarında:

—Niye ziyaretime gelmiyorsunuz diye sitemde bulunur.

Şeyh Ali bin Hasan el Sandali buna cevaben der ki:

         — Sizin padişahların en iyisi olmanız ve bizimde âlimlerin en kötüsü olmaması içindir.

         Gerçekten de bu sözler kayda değer sözlerdir.  Hani derler ya söyleyene değil söyletene bak, gerçekten de bu müthiş sözlerin arkasında Allah Resulünün; “Devlet reislerinin en iyisi âlimlerin yanına giden, âlimlerin en kötüsü devlet reislerinin yanına gidendir”  diye beyan buyurduğu hadisi şerifin çok büyük etkisi olduğu muhakkak. 

         Alâeddin Keykubad da, Selçuklu Türkiye'sinin Hakanlarından olup, Şahabeddin Suhreverdi ve Necmeddin Razi gibi zatlardan istifade etmiştir. Bilhassa bu hususta Şahabeddin Suhreverdi bilge arkadaşı Necmeddin Razi'ye hitaben; Ey genç dindar, ilim ve tasavvufa bağlı Alâeddin Keykubad’ın himayesine gir onu ve halkı faydalandır tavsiyesinde bulunmayı da ihmal etmeyecektir.

                                   Osmanlının kuruluş mayası

               Karahanlı, Gazneli,  Selçuklu ve Osmanlı’ya gelen halkada tasavvufun çok büyük etki alanı oluşturduğunu görüyoruz. Denilebilir ki, Osmanlıyı üç kıtada kanatlandıran ruh tasavvuftur. Zira insanlar ruhunu aydınlatmak için bir şeyh'e bağlanmak ihtiyacı duyuyorlardı. Tabii ruh aydınlanınca Devlet-i Aliye'de hissesine düşen payını alacaktır. Derken tasavvuf Osmanlının kuruluş ve yükselişinde en etkin manevi güç kaynağı haline gelmiştir. Bakın Müneccim başı Ahmet Dede tarihinde şu ifadeler geçer:

          Bir keresinde Ertuğrul Gazi daha henüz çocuk yaşta oğlu Osman Gaziyi, Şeyhten hayır dua almak için dergâha getirdiğinde orada Hz. Mevlana da vardı. O esnada Mevlana Selçuk hükümdarının Kalenderi bir şahsa bağlılığını işittiğinde:

        —Hoş şimdi hükümdarlar kendine bir baba bulduysa bizde kendimize bir oğul bulduk der ve akabinde Osman Gazinin elinden tutup hayır dua eyler. O’na ulu ve devamlı olacak bir devlet müjdelediler. Mademki inanırlar ve bağlanırlar devleti daim olsun diye de dua buyurdular (Müneccimbaşı C.1. Sh.46–47).

        Şeyh-i Ekber Muhyiddini Arabî, Osmanlı Devletinin doğuşundan 70 yıl öncesinde kaleme aldığı Daire-i Na’manıyye Fi’d Devlet’il-Osmaniye adlı eserinde cifir ilmi yardımıyla Kur’an ayetlerinin gizli manalarından Osmanlı Devletinin şanını, yüceliğini ve kıyamete kadar daim olacağının keşfetmişlerdir(Bkz. Müneccimbaşı tarihi C.1,S.46).

       Hatta Kumral Abdal, Hızır’ın (a.s) talimatıyla:

—Var müjdele Allah ulu bir devlet ihsan eyledi.

        Kumral Abdal aldığı işaretle Osman Gazi'yi bulup müjdeyi verir. Osman Gazi’de bu müjdeye karşılık:

         —Bir kılıç ile bir maşrapa veriyorum dedi. Kumral Abdal teberrüken uğur getirmesi maksadıyla sadece maşrapayı aldı (Bkz. Müneccimbaşı tarihi C.1, S.46).  

                                                     Osman Gazi’nin rüyası

          Osman Gazi rüyasında: Şeyh Edebali’nin göğsünden çıkan bir hilalin ansızın çıkıp büyüdüğünü, dolunay halinde kendi göğsüne girdiğini, ondan sonra yanlarından çıkan bir ağacın gittikçe büyüdüğünü, git gide yeşilliğini artırdığını ve dalların gölgesi üç kıtanın ufuklarının sonuna kadar Karadeniz’i kuşattığını gördü.(Bkz. Hammer, Osmanlı imp. Tarihi. C1,S.64–65). Bu rüyadan da anlaşıldığı üzere Söğütte mayası yoğrulan Osmanlı hamurunun manevi temellerinde Kumral Dede ve Şeyh Edebali gibi yüce zatların himmet ve bereketleri vardır. İşte bu yüzden Hz. Mevlana’nın Osman gazi için sarf ettiği; Hoş şimdi hükümdarlar kendine bir baba bulduysa, bizde kendimize bir oğul bulduk sözlerinin ne anlama geldiğini şimdi daha iyi anlıyoruz. Belli ki boş söylenilmiş sözler değil. Kaldı ki, Hz. Mevlana'nın Osman Gazi’nin elinden tutup ta ettiği hayır dua zayi olmaz da. Zira Osman Gazi’nin çocukluk dönemini de nazari itibara aldığımızda, hayatında üç önemli şahsiyetin bu iş için rol oynadığını görürüz, bunlar:

       —Hz. Mevlana,

       —Kumral Dede,

       —Şeyh Edebali’dir

       Vaktaki 1362 senesinde Osman Gazi hasta yatağına düşer,  işte o an kati müjdeyi oğlu Orhan Gazi'den şöyle alır:

         —Gözün aydın babacığım Bursa artık Türk’ündür. 

        Osman Gazi bu müjdeye karşılık:

      —Senin gibi bir evlat bıraktığım için ölümüme esef etmiyorum der (Bkz. Mufassal Osmanlı tarihi C.1,S:62).

         Evet, öyle bir babadan böylesi bir evladın tahta oturmasına kim sevinmez ki. Hele hele böyle bir evladın arkasında manevi soluk Geyikli Baba olunca ister istemez Orhan Gazi ismi daha da bir kıymet kazanır. 

             Nitekim Geyikli Baba Orhan Gazi için;

       —Eşiğiniz havas ve avamın ziyaretgâhı ve kıblegâhı olsun diye dua ve niyazda bulunmuştur.

           Nasıl ki, Osman Gazi ve oğlu Orhan Gazi Şeyh Edebali ve Geyikli babadan istifade etmişlerse, Muradı Hüdavendigar’da Lala Şahin Paşadan faydalanmıştır. Hakeza Yıldırım Bayezid ve oğlu Çelebi Emir Sultan’dan, II Murat Hacı Bayram Veli'den, Fatih Sultan Mehmed ise Akşemseddin’den ziyadesiyle feyizlenip aydınlanmışlardır.

           Besbelli ki; Osmanlının kuruluşundan tutunda yükseliş ve çöküşüne kadar olan süreçte daima yanı başlarında âlim, müderris, şeyh, derviş ve manevi babalar eksik olmamıştır.  Onlar iyi günde kötü günde hep beraber olmuşlardır. İşte gerçek hakiki dostluk budur.

                                        Emir Sultan- Yıldırım Bayezid

        Bakın bir rivayete göre Ulu caminin ibadete açıldığı gün hutbenin Emir Sultan Hz.leri tarafından okunacağı beklenirken Buhara’lı Emir Sultan bir işaretle:

      —Gavs-ı Azam aramızdadır, imamete onun geçmesi daha uygundur der. Camii cemaatin içerisinde bulunan Somuncu Baba:

          —Ne yaptın? Bizi nihayet ele verdin deyip,  akabinde minbere çıkmıştır.

      Bu hadise aynı zamanda bize bir şey gösteriyor ki;  Allah dostlarının birbiri arasında ki ilişkilerde asla kıskançlığa yer yoktur.  Nasıl kıskançlık olsun ki, onların derdi davası Allah için hizmettir. Malum, Emir Sultan Halveti’ye tarikatının bir kolu sayılan Nuri Bahşiyye tarikatının gönül sultanıdır. Onun Devlet-i Aliye ile olan bağı bir izdivaç sonucu gerçekleşecektir. Şöyle ki Emir Buhari Hz.leri bir gün Bayezid Han’a yazdığı bir mektupla kızına talip olur. Tabii Yıldırım Bayezid bu durum karşısında derhal Ali Paşa’yı çağırarak:

       —Bak Ali! Buhari Hz.leri kızıma talip olmuştur.  Allah'ın emriyle kızım Hindu hatunu veriyorum der. 

       O demesine der de bu arada Ali Paşanın şaşkın hali gözden kaçmaz ve:

       —Aman Sultanım diyecek olsa da padişah:

      —Bak Ali Paşa ne diyeceğini gayet iyi biliyorum, ama şurası muhakkak; rütbece o bizden büyüktür. Biz dünyanın hakanıyız, o ise ahret sultanıdır der ve gerçekten de gereğini yapıp kızını Emir sultan’la nikâhlar da.

        Bir başka dikkat çeken anekdota baktığımızda ise padişahın Bursa’da yaptırdığı bir Ulu Camii olayında yaşanır. Nitekim Yıldırım Bayezid, Buharı Hz.leriyle birlikte caminin dört bir yanını gezerken;  

—Cami’yi nasıl buldunuz diye fikir serd eder.

Emir Sultan:

— Eh işte, güzel olmasına güzel de, amma velâkin bir şey eksik, dört köşesinde birer meyhane yapsanız daha iyi olurdu der. Tabii bu duruma şaşıran Yıldırım Bayezid:

— Nasıl olur, burası Allah'ın evidir.

 Emir Sultan cevaben:                                                                                                         

         —Ey Sultan! Biz biliyoruz ki Allah’ın evi müminin kalbidir. Oysa siz şarap içip günah işlemekle zaten onu kirletmiş oluyorsunuz der. Tabii bu can alıcı sözler can evinden vurmaya yeter artar da. Derken bu söz bir daha şarap içmemesini de beraberinde getirir.  (a.g.e Müneccimbaşı tarihi C.1,S.205).

                                                    Hacı Bayram-ı Veli - II. Murat

     Elbette ki padişahlarda bizim gibi insandır. Kaldı ki insan beşer her an şaşabilir, düşmez kalkmaz bir Allah’tır. Dolayısıyla padişahlarımızın delisi olabileceği gibi velisi de var.  Nitekim II. Murad bunun en tipik misalini teşkil eder.  O hükümdar olmanın ötesinde veli tabiatlı bir hakandı.  İşte derviş mizaçlı II. Murat bile mürit olmak için Hacı Bayram-ı Veli'nin kapısına varıp ricada bulunmayı kendine zül addetmez, bilakis o kapının eşiği olmaya razı olur da. Ancak Hac-ı Bayram-ı Veli Hz.leri:

     —Hünkârım, sizin işiniz başka bizimki başkadır. Her işte Allah’ın rızası vardır. Senin bir günlük adaletle hükmetmen altmış yıllık nafile ibadete bedeldir diye karşılık verip teklifi kabul etmemiştir.  İşte bu veli tabiatlı padişah olmak budur. Hakeza yine onunla ilgili en çarpıcı dikkat çeken anekdota baktığımızda Hacı Bayram-ı Veli'nin şikâyet edilmesi olayında yaşadığı sıkıntıyı görürüz. Öyle ki o;  gelen şikâyetler üzerine: “Tiz getirile, eğer gelmezse zincire vurularak getirile” diye ferman eylemek zorunda kalmıştır. İlginçtir görevlendirilen birlik yola revan olduğunda onları Ankara sınırında bir sürpriz bekleyecektir. Zira gelen zevatı bizatihi Hac-ı Bayram-ı Veli talebeleriyle birlikte hoş geldin edasıyla karşılayacaktır.  Tabii hoşbeş sohbetin ardından o yüce Veli Padişaha götürülür de.  Padişahın huzuruna çıktığında II. Murat o an ne görüyorsa etkileniverir, öyle ki o nur yüzlü Gönül Sultanıyla sabahlara kadar karşılıklı sohbet ederler. Padişah sohbet esnasında bir ara Hacı Bayram-ı Veliye:

       —Ben çok elem çekiyorum,  şayet bunca insanın vebalini Allah mahşerde sorarsa benim halim nice olur diye endişelerini dile getirir. Bu durum karşısında Hac-ı Bayram-ı Veli cevaben:

        —Bu mesele ikiye ayrılır. Bu ümmetin hukukunu sana sorarlar, terbiyesini ise hocalara, mürşitlere sorarlar. Terbiye edilmiş milleti idare etmek sultanadır. Milletin seviyesi düşerse vebali hocaya aittir der.  Böylece bu akıl dolusu sözler yerini bulur da. Nitekim bu noktadan sonra II. Murat Han anlar ki o nur yüzlü büyük velinin tüm derdi ve davası Ümmeti Muhammed-i ıslah etmektir. Artık bu noktadan sonra şikâyetlerin yersiz olduğunu anlayan padişah, onu yola uğurlama sırasında dile benden ne istersen onu sana hediye vereyim demeyi de ihmal etmez. Ancak o büyük Veli hediye almayı kabul etmeyecektir, ama üst üste gelen ısrar üzerine en son Hacı Bayram-ı Veli der ki:

         —Madem öyle, o zaman benim talebelerim üzerinden vergi ve asker mükellefiyeti kaldırılsın, bu benim için kâfidir. Derken padişah bu teklifi tereddütsüz kabul eder ve karşılıklı bu hoş diyaloğun akabinde o gönül sultanının duasını alma hoşnutluğu içerisinde Edirne’den Ankara’ya öyle uğurlar.

          Ankara’ya döndüğünde talebelerin sayısı her geçen gün daha da artış kaydeder.  Tabii artmasına artar da, bu kezde civar illerin emirleri boş durmayacaktır, hemen padişaha: “Ankara artık hem asker hem de vergi vermez oldu” şikâyetinde bulunurlar. Onlar şikâyetlerini ilete dursunlar Yüce Allah’ın da elbet şaşmaz bir adaleti vardır. Zaten beklenen adalet gecikmez,   Rabbü’l âlemin gizli bir planı bertaraf edecek feraseti o büyük veliye verir de. Tabiî ki padişahta padişahlığın bir gereği olarak şikâyetlere duyarsız kalamazdı,  sonuçta o sadece Hacı Bayram-ı Veli’nin talebelerinin değil herkesin ulu’l emridir, vazifesini yapması gerekirdi.  Nitekim vazifesi gereği ondan talebelerinin sayı ve listesini istemek zorunda kalır. Bu istek karşısında Hacı Bayram-ı Veli gizlice bir tepeye çadır kurduraraktan içerisine iki koyun koydurur. Akabinde tellala sabah olduğunda herkesin şu tepeye gelmesi için çağrıda bulunma talimatı verir. Tabii tellalın; “Duyduk duymadık demeyin…” çağrısıyla başlayan cümleler halkın çadır etrafında toplanmasına yetmiştir. Tellal bu kez toplanmış kalabalığa son duyurusunu şöyle bildirir:

         “-Şeyhimiz hastadır. Kim şeyhimiz için canını feda ederse inşallah hastalıktan kurtulacaktır.”

          Tabii şimdiye kadar alışık olmadık duyuruydu bu. Belli ki, bu duyuru sıradan bir duyuru değildi. Artık nefeslerin tutulduğu an gelmişti.  Amma velâkin nefesi tutulan kalabalıklar arasından bu sese kulak veren sadece bir kadın, bir erkek çıkabilmiştir. Her iki can yürekte çadıra alındıklarında kurban gerçekleşir, aslında kurban olan o iki can yürek değildi, koyunlardı. Malum, daha önceden iki koyunun çadıra alındığından haberi olmayan halk,  çadırdan sızan kanları gördüğünde dehşete kapılıp etrafa üşüşeceklerdir. Böylece bu elim vaziyet içerisinde panikleyen ahali; “Şeyh delirmiş olacak,  galiba aklını yitirmiş” deyip soluğu uzaklaşmakta bulurlar.

         Ahali uzaklaşa dursun Hacı Bayram-ı Veli padişaha benim iki talebem olduğunu (Bir rivayete göre bir buçuk müridim olduğunu söylemiş, zira İslam fıkhında erkeğin bir, kadının ise iki şahitliğinden ötürü olsa gerektir.), bundan böyle diğerlerinin üzerinden askerlik ve vergi muafiyetinin kaldırılmasını bildiren mektubu çoktan gönderir bile.

       Artık Hacı Bayram Veli’nin ömrünün son demleriydi. Bu arada Padişah tüm bu yaşanan süreçte yaşananlardan etkilenmiş olduğu her halinden o kadar belli eder ki; bu kez o büyük veliden bir istekte daha bulunur. Der ki;

       “-Tasavvufta kalıp manevi lezzet tatmak istiyorum.

        Ne var ki, bu talepte kabul görmez,  onu layık görmediğinden değil elbet. O büyük Veli şu gerekçeden dolayı şöyle der;

        “-Senin bir günlük adaletle ülkeyi idare etmen altmış yıllık ibadete bedel olduğunu, ülke idaresi daha mühimdir.

          İşte görüyorsunuz böyle bir kelam karşısında başka ne denebilirdi ki, zaten her şey bu mana yüklü sözlerde gizli. Sanki kelam değil kendisinden sonra gelecek hükümdarları da kapsayacak bir nasihatnamedir. Belki de böylesi bir nasihatnameye ülke idaresinin Ümmet-i Muhammed’in dirlik ve düzeni için ne denli önemli olduğunu ortaya koyan bir ferman dersek daha yeridir.

          Gerçekten de II. Murat Han veli tabiatlı bir padişah olmasına rağmen,   o da her fani gibi bu dünyadan göç edeceğinin işaretini ansızın karşısına çıkan bir derviş vasıtasıyla alacaktır.  Şöyle ki, milli kahraman Hocası Sadettin Efendi ile veli tabiatlı gönülleri okuyan Padişahın (II. Murad) tarikatta olduğunu sır olarak bilen vezirler (İshak ve Saruca Paşa) dervişin konuştuğu sırada keremli sultanın sağ ve solunda yürüyorlardı. Derviş kılıklı bir ihtiyar bir gezinti dönüşünde ada köyü köprüsü üzerinde Sultan Murat’ın yüzüne bakıp şöyle der:

             —Dünya maslahatı tamam oldu. Şimdiden sonra ahiret maslahatını görüp tövbe ve istiğfar etseniz münasip olur (a.g.e Müneccimbaşı tarihi C.1, S.224).  Derken Sultan Murat yolda karşılaştığı dervişin bulunup getirilmesini emreder.  Fakat söz konusu derviş ne kadar araştırılıp sordurulsa da bir türlü bulunamamıştır. Ve artık 1451 tarihleri geldiğinde Murat Han rahmeti Rahmana kavuşur da.

                                                              Fatih-Akşemseddin ikilisi

        Fatih Sultan Mehmet de babası II Murat gibi Mevlevi tarikatına intisap etmiş bir hakandır. Yani Mevlana’nın torunlarından olan Emir Adil Çelebiye bağlanmıştı (Bkz. Yılmaz Öztuna Türkiye Tarihi C.III, S.229).  Hakeza Sultan Reşat da Mevlevi tarikatına mensup bir padişahımızdır.  Anlaşılan o ki;  padişahlarımızın pek çoğu kendi dönemi içerisinde mevcut tarikatlardan birine dolaylı ya da dolaysız bir şekilde bağlılığı söz konusudur. İşte bu yüzden halk tarafından padişah veya hakanlara yedi evliya kuvveti gözüyle bakılmıştır. Her şey bu hakan evliya ikilisinde gizlidir. Belli ki Prof. Dr. Cahit Tanyol arşivlerin dilini çözmüş olsa gerek ki; Osmanlı devletinin temelinde iki kuvvet vardır; bunlardan biri şeriat, diğeri tarikattır demekten kendini alamamıştır.

         Bakın Tasavvuf Osmanlıya o kadar ruh vermiş ki, Fatih sürekli olarak Akşemseddin ve Akbıyık Dede gibi büyük velilerin yanı sıra, zahiri âlimlerden Molla Gürani ve Molla Hüsrev gibi zatların kapısını aşındırmıştır. Buda yetmez bu yüce şahsiyetlerle birlikte fetih öncesi Cuma namazı kılmış,  derken bir gün surlar önünde namazı müteakip muhasara ilan etmiştir. Kaldı ki Fatih’ten önce de Peygamberimizin hadisi şerifine mazhar olmak için çok can atanlar olmuş ancak bu fetih Fatih'e nasip olacaktır. Fatihin babası II. Murat'ta İstanbul fethetmek şerefine nail olma isteğini Hacı Bayram-ı Veliye şöyle arz etmiştir:

                —Şeyhim İstanbul’u almak mümkün olmadı. Himmet et, dua buyur da şu şehri zapt edelim.

                  Hacı Bayram-ı Veli cevaben:

      —Hünkârım bana öyle geliyor ki bu şehrin sen ve ben görmeyeceğiz. Konstantiniyye’nin fethini senin şehzaden Mehmet ile bizim köse (Akşemseddin) başaracaktır (Bkz. Tahsin Ünal, Osmanlılarda Fazilet Mücadelesi S.50).

    Gerçekten de Fatih Sultan Mehmed İstanbul'u alma sevdasındadır,  bu konuyu istişare heyetine sunar da.  Tabii istişare toplantısında âlimlerin ortak kanaati; “Beni Asfar'la yapılan savaş sonrası Mehdi’nin yardımıyla İstanbul’un feth olunacağını, dolayısıyla İstanbul’u kuşatma sevdasından vazgeçilmesi gerektiği” noktasındadır.  Akşemseddin ise tam tersi düşünüp; “Önce İstanbul’u Sultan Mehmet fetheder, Mehdi’nin fethinin bu hadiselerden sonra zuhur edeceği” noktasında bir görüş belirtmiştir. İşte bu görüş üzerine Fatih Sultan Mehmed İstanbul’un kuşatmasına karar verir. Ancak kuşatmanın ellinci günü dolduğunda zaferden ümidini kesen devletin birtakım ileri gelen adamları ve âlimleri padişaha gelip; “Bir sofinin sözüyle bu kadar asker zayi oldu, bunca hazine telef oldu. Şimdi Avrupa’dan kâfire yardım geldi, fetih ümidi artık kalmamıştır” diye sitem edeceklerdir. Bu durum karşısında Fatih, vezir Veliyüddinoğlu Ali Paşa vasıtasıyla Akşemseddin'e; “Kale feth olmak, orduya zafer bulmak ümidi var mıdır” diye haber salar. Hatta bununla da kalmaz veziri Mezburi gönderip;  “Tayin vakit eylesin” der. Akşemseddin ise; “ Rebiül evvel ayının 20. günü seher vaktinde Sıddık'ı himmetle filan canibden yürüyüş eylesinler. Ol gün feth ola” diye kat’i müjde verip son sözlerini şöyle bağlar; “Yarın şu kapıdan (Topkapı)  hisara yürüyüş ola. İzni Hüda ile babı zafer feth olup ezan sedası ile sur’un içi dola, gün doğmadan gaziler sabah namazını hisar içinde kılalar.” İşte bu ifadeler ordunun başında karadan gemileri indiren Fatih'in gaza ruhunu artırmaya yetmiş ve Akşemseddin Hz.lerinin belirttiği vakitte fetih gerçekleşir de. Derken Fatih, fethi müteakip hürmetle Akşeyh'in elini öpüp İstanbul’a at başı beraber girerler. İlginçtir Topkapı’dan beraber girdiklerinde Bizans kızları bir an Piri fani Akşemseddin’i Fatih sanıp çiçekleri ona uzatırlar. Tabii Akşemseddin’de tebessümle Fatih’i işaret edip çiçekleri ona veriniz der. Fatih ise; “Verin,  verin, çiçekleri ona verin, Padişah benim ama o benim Hocamdır” deyip karşılıklı mütevazı örnekleri sergilerler.

  Belli ki Fatih Akşemseddin’in peşini bırakmayacak ve o büyük zattan huzurunda halvete girip tasavvuf neşesiyle yaşamayı dileyecektir. Tabii Akşemseddin kabul etmez ve şöyle der: “Sen bizim tattığımız lezzeti tadarsan saltanatı bırakırsın. Seni dervişliğe kabul edersem devletin düzeni sarsılabilir. Bununda vebali çok büyük olur. Adalet eylemek Padişah için keramet sayılır. Müslümanların rahat ve huzuru için devletin varlığı gereklidir.”  Fatih baktı olmayacak bu seferde Akşeyh'ten İstanbul’da kalmasını ister, fakat o daha önce yerleştiği Göynük’e dönüş kararını çoktan vermiş olduğundan bu teklifte kabul görmez. Ve artık Akşemseddin hayatının son demlerini Göynük'te geçirip ruhunu orada teslim eder. O şimdi Süleyman Paşa Caminin yanında medfundur.

     Bize öyle geliyor ki; Osmanlının kuruluşunda ilk hamur Şeyh Edebali ve Osman Gazi ikilisinin ellerinde yoğrulmuş,  Akşemseddin ve Fatih ikilisiyle de doruğa ulaşmıştır. Öyle ki, 60–70 sene önce üç yüz binlik İstanbul’da 300 zikir hane ve bir o kadarda şeyh var olmuştur. Nasıl olmasın ki, Allah'ın evliyaları insanları bir binanın tuğlaları gibi birbirine bağlayıp kardeş yapardı.

                           Aziz Mahmut Hudayi-Sultan I. Ahmet

         Demek ki Hakanları yüreklendiren itici gücün arkasında yatan kaynağın Hakan Evliya ilişkilerinde anlamak mümkünmüş. Malum, Şeyh Aziz Mahmud Hüdayi Hz.leri de zamanına ışık saçan çok büyük bir zattır. Bu ışıktan etraf istifade eder de padişah bundan nasibini almaz mı? Ebetteki o da payına düşeni alacaktır. Nitekim Şeyh Aziz Mahmud Hüdayi Hz.lerine devrin padişahı Sultan I. Ahmet’le birlikte Valide Sultan da intisap etmişlerdir.       

                              Hacı Bektaşi Veli-Yeniçerilik-Bektaşilik

        Osmanlıda yeniçerilik ve Nizam-ı Cedid askeri teşkilatı iyi analiz edildiğinde kuruluş temellerinde Tarikat-ı Aliyelerin kattığı bir ruh söz konusudur. Nasıl ki Yeniçerilik ruhunu Bektaşilikten devşirmişse, Nizam-ı Cedid'de Mevlevilikten beslenmiştir. Ne var ki, Bektaşilik yolu ruh kökünden uzaklaşıp dejenere olunca, sonrasında birtakım mizahimsi söz ve şeriat nefretiyle karışık İslam yıkıcılığı misyonu üstlenmiştir. İşte bu yüzden II. Mahmud bu noktada, Bektaşiliğe ait her ne var ne yok hepsini kafasına koyup bertaraf etmiştir.  Her ne kadar günümüzde Hacı Bektaşi Veli adına şenlikler düzenlense de asla bu şenlikler bu yüce velinin beslendiği ruh köküyle alakalı şenlikler değildir. Yediden yetmişe herkes bilir ki;  Hacı Bektaşi Velinin şeriatın onaylamadığı İran Şia'sını çağrıştırır akidelerle uzaktan ve yakından alakası yoktur. Bu konuda merak eden varsa o yüce zatın  “Makalat” adlı eserine bakmasında fayda var.  Kelimenin tam anlamıyla Hünkâr Hacı Bektaşi Veli’nin Makalat adlı eseri kayda değer bir ışıktır. O’nun gerçek çizdiği yol haritasını bu eserde ziyadesiyle bulmak mümkündür.  Dahası bu eser bir ışık olmaya yeter artar da.  Hatta Ankara Üniversitesi eski öğretim üyelerinden Prof. Dr. Esad Coşan’ın Doçentlik tezi  ‘Makalat’ incelendiğinde Pir-i Türkistan Ahmet Yesevî’nin büyük ölçüde ‘Fakirnâme’ adlı eserinden esinlendiği gözlerden kaçmaz. Dolayısıyla Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin Yesî pınarından beslendiği anlaşılır. Özetle bu eserde;  bir salikin Şeriat (İslam’ın zahiri kaideleri),  Tarikat (İslam’ın iç ve deruni yönü), Marifet ve Hakikat aşamalarından geçmeden Allah’a ulaşılamayacağı vurgulanır. Dahası Allah’a vuslat ancak bu dört unsurun bir araya gelmesiyle gerçekleşir. Ama gel gör ki; ‘Makalat’ eserinin mana ve ruhundan sapmalar başlayınca, ister istemez hem Yeniçerilikte, hem de Bektaşilikte aşınmalar başlamış ve her ikisi de aslını yitirmeye yüz tutmuştur. Öyle ki; İslam’la bağdaşmayan birtakım bozuk fırkalar türeyip bugünkü noktaya gelinmiştir. Maalesef İslam’la taban tabana zıt birtakım sözler sanki Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veliye aitmiş gibi lanse edilmiştir. Bir kere bünyeye mikrop girmeye dursun, bir bakıyorsun Yeniçeri ocağının çöküşüyle birlikte Bektaşilikte bundan nasibini alıp her alanda çürüme nüksedebiliyor. Oysa biz Yeniçeri ve Bektaşilik deyince Necip Fazıl’ın Yeniçeri adlı eserinde yer alan şu kıssayı hep hatırlarız:        

           Tarih 1326. Bir gün Suluca Karahöyük Bucağının baktığı ovada bir toz bulutu, adım adım dergâha ilerliyor, yaklaştıkça başlarında Sultan Orhan Gazinin olduğu 40–50 atlı gözükür o an.  Sultan Orhan Gazi Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veliyle göz göze geldiğinde büyük bir adap içerisinde elini öptükten sonra aralarında derin ve içten konuşma başlar. Ve Orhan Gazi şöyle der;

       —Bu uzun yoldan devletimize ve ordumuza dua etmenizi dilemek için geldim. Yanıma da yeni teşkil ettiğimiz askerlerden birkaçını aldım.

     Tabii Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli tebessüm edip;

       —Dualarım sizinle,  hele bir göreyim şu getirdiğin yeni askerleri.

      Askerler bu nazik davranış karşısında etkilenmiş olsa gerek ki Şeyh ve Sultan karşısında adaba geçip saf bağlarlar.

     Onların bu halinden ziyadesiyle memnun kalan Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli;

      —Maşallah ne güzel, ne civan yiğitlermiş. İsimleri Yeniçeri olsun, kendileri daima düşmana karşı Allah galip eylesin niyazında bulunur.

        İşte kıssada adına “Yeniçeri” denilen bu ocak böyle mayalanmıştır.  Biz biliyoruz ki; Yeniçeri ocağına ruh katan onun nefesidir. Öyle ki, bu civan yiğitler kuruluş ruhunu Bektaşilikten alıp Osmanlıyı zaferden zafere koşturacaktır. Tâ ki, bu ruh Fatih Sultan Mehmet zamanına kadar devam ede gelir. Maalesef ilk bozuluş bu dönemde alarm vermiştir. Hatta kırmızı alarm diye de tanımlayacağımız bu tablo Kanuni Sultan Süleyman devrine kadar etkisini gösterir de. Nitekim Necip Fazıl; “Bektaşilik evvela din aydınlatıcısı, peşinden de Şeriat karartıcısı haline dönüşmüştür” tespitinde bulunmakla bir noktada Bektaşiliğin tarihi sürecini bir cümleyle özetlemiş olur.

                        Ulu Hakan Abdülhamid Han- Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s)

      Padişahların yanı sıra musiki pirleri de tarikattan nasibini almışlardır. Zaten Mustafa Itri'nin Mevlevi tarikatına intisaplığı bunu teyit ediyor.  Dini musiki eğitimini Hafız Posttan alan Mustafa Itri için bakın Yahya kemal ne diyor:  Mustafa Itri bizim öz musikimizin piridir.  Evet, gerçekten de o musiki dehasıdır.

        İlk Osmanlı padişahlarımız genellikle Ahi tarikatına gönül vermişlerdir,  mesela son dönem padişahlarından Sultan II. Abdülhamid Han ise Şazeli tarikatına bağlanmıştır. Öyle ki; Sultan Abdülhamid Han tasavvufi ruh sayesinde makâm-ı reşâdet’e erişebilmiştir. Dahası zamanın en büyük Kutbul Ariflerinden Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s)’ e mücedditlik geldiğinde bu görevi üstlenmekle ancak birkaç köy ve birkaç beldeye etkili olabileceğini düşünmüş olsa gerek ki bu iş için nüfuz sahası daha geniş içte,  dışta ve İslam dünyası üzerinde etki ağırlığı olan Veli tabiatlı Ulu Hakan Abdülhamid Han’ı uygun görmüştür.  Hatta dileyen bu konuyla ilgili anekdotta Seyyid Abdülhâkim el Hüseyni (k.s)’in sohbetler adlı eserine bakabilir.  Keza Bediüzzaman Said Nursi, Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s) ile ilgili anısında şu ifadeleri dile getirmiştir:

      —Ben dokuz yaşımda iken Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s)’ i tanıdım. Bu zat Velilere makam aldıran zattır.

         İşte görüyorsunuz Bediüzzaman’ın da övgüyle bahsettiği böylesine deruni bir Gönül Sultanı tevazu örneği gösterip Müceddidliği Ulu Hakan Abdülhamit Han’a manevi kanal yoluyla tebdil edebiliyor.

        Her ne kadar bir takım zinde mihraklar Abdülhamit Han'ı kızıl Sultan diye karalasalar da biz onu hep Ulu Hakan diye anacağız. Maalesef 31 Mart vakası diye tarihe geçen olayı irtica harekâtıdır deyip kestirende bu çevrelerdir. Oysa bu olayın perde arka planı irdelendiğinde bir grup insana öncelikle “şeriat, şeriat” diye bağırttırılıp şeriatı berhava etmek, sonrasın da şeriatı kullanarak bu olayın müsebbibi sanki Padişahmış gibi gösterip devirmek amacı güttüklerini pekâlâ anlayabiliyoruz. Kaldı ki 31 Mart vakasının irtica hareketi olmadığını güçlendirecek gerekçelerimizi Abdülhamid’in uygulamalarına bakarak, ya da Padişahın Meşrutiyeti ilan edişinde ve Meclisi Mebusan'ı açtıktan sonra ülke içinde vuku bulan bir takım problemleri Allah’a ve milli iradeye havale edişinde ki kararlılıkta hissetmek mümkün. Şöyle bir fotoğraf karesine baktığımızda o günlerde sözde hürriyet lafından başka bir çift söz bulamayan İttihat ve Terakki bezirgânların çığırtkanlığını veya hakaret varı izledikleri çirkin siyasetin hızla orduya bulaşmışlığını görürüz. Tüm bu kirli tezgâhlara rağmen Ulu Hakan Abdülhamid Han’ın emrindeki ordusunu derhal harekete geçirip kontrolü ele alması gerekirken, tam aksine kan akıtmamak pahasına büyük özveri örneği sergileyip kendisini İlahi kadere teslim ettiğini görüyoruz. Bu olayda belli ki iki kişi kullanılmış, biri Beden eğitimcisi Selim Sırrı, diğeri ise Filozof Rıza Tevfik’tir. Gerçi Rıza Tevfik olayların ilk günlerinde İttihat ve Terakkiye olağan gücüyle destek verdiğini dile getirmekle beraber sonrasında pişmanlığını ortaya koyacak; 31 Mart’ı tertipleyenlerin bizatihi İttihatçıların Selim Sırrı ile beraber bu işe karıştığını itiraf edip tarihe not düşmüştür. Bu da yetmez, Abdülhamid Han’ın ruhaniyetinden yardım dileyip ağzından:            

                                   “Tarihler adını andığı zaman

                                    Sana hak verecek Ey Koca sultan

                          Bizdik utanmadan iftira atan asrın siyasi Padişahına…” mısraları dökülür de.  Ne var ki,  bu şiiri yayınlayan Necip Fazıl 20 gün hapis yatmaktan kurtulamayacaktır.  

        Şu bir gerçek; Abdülhamid Han isteseydi İttihat ve Terakki’nin kurmuş olduğu komployu tek bir talimatla emri altındaki Hassa ordusunun tek tümeniyle halledebilirdi.    Ama o bunu yapmayıp adeta Harekât ordusunun işini kolaylaştırırcasına sarayda korunaksız bir şekilde harem halkından birkaç kişi veya iki üç yakınıyla kalmayı tercih etmiştir. İşte böyle bir hamiyetperver padişah var karşımızda. Netice malum;  komplo gereği İttihat ve Terakki Partisine karşı bir grup insan ayaklandırılıp faturası Padişaha biçilecek, biçilir de.  Keza bu ayaklanan insanlara “Şeriat isteriz” diye nara attırılıp taktik gereği parti mensupları saf dışı edilmesi sağlanacak, sağlanır da. Gerçekten de sahneye konulan sinsi bir planlamayla 31 Mart cumartesi sabahı Selanik’ten yola çıkan İttihat ve Terakki yanlısı ordu tıpkı 28 Şubatta Sincan'da tankları yürüten zihniyetin bir benzeri post uygulamayla güya olayları bastırmak maksadıyla İstanbul’a geldikleri görünümü verirler.  Zaten havaya kurşun sıktıklarında padişahın tüm olup biten hadiselerin sanki baş müsebbibiymiş gibi bir işaret olarak sunulup zan altında bırakılmasına yetmiştir. Böylece tıpkı 28 Şubat sonrası hükümetin devrilmesine benzer bir tabloda Ulu Hakan'ın tahttan inmesi olayı gerçekleşir. Objektif olarak olayları şöyle mantık çerçevesinde soğukkanlılıkla değerlendirdiğimizde aslında ayaklanan kimse yok ayaklandırılmış grup olduğunu fark ederiz. Ulu Hakan’ın başsız askerleri örgütleyip, hatta emrindeki askerleri Hassa Birlikleriyle takviye ederek üstesinden gelecek yerde, aksine olayı tevekkülle karşılamayı tercih etmesi İttihat ve Terakki tertibini başarılı kılmıştır.  Belki de dünya tarihinde 31 Mart vakası kadar,   yıllar boyu kuşaktan kuşağa gerçekmiş gibi aktarılıp yutturulan böylesi eşine az rastlanır komedi trajik cins provokasyon hareketi yoktur. Baksanıza İttihat ve Terakki, ta öncesinden kafasına koyduğu sinsi plan için Şeyhülislamlık makamını bile kullanmasını bilmiştir. Hatta Şeyhülislam Mehmed Ziyaeddin’den fetva koparmışlar da. Bu fetva işe yaramış olsa gerek ki;   sahneledikleri oyun veya ipe sapa gelmez bir takım mesnetsiz iddialarını örtbas etmeye yetmiştir. Nitekim kılıf niteliğindeki ileri sürdükleri iddialarına şöyle göz gezdirdiğimizde;  güya Ulu Hakan’ın sanat kitaplarını değiştirmek, bozmak, yakmak, hazineyi keyfince kullanmak, adam öldürtmek ve sürgün etmek gibi bir dizi faaliyetler içerisinde bulunduğunu görürüz. Belli ki koparılan bu fetva onlar için can simidi olmuş, sonunda Ulu Hakan tahttan indirilir de.

          Peki, tahttan indirdiler de ne oldu derseniz olacak malum; daha Harekât ordusu iktidara hâkim olur olmaz ilk işi ülke sathında örfi idare ilan etmek olur. Sadece örfi idare ilan etse gam meyiz, bu olayla ne kadar uzaktan yakından alakalı gördükleri her kim varsa kumpasa almışlar, hatta kendince elebaşı gördükleri kişileri darağacında sallandırmışlardır. Hiç kuşkusuz 31 Mart olayı bu yönüyle yeni kurulan Türkiye Cumhuriyet sürecinde her on yılda bir demokrasiyi kesintiye uğratmaya çalışan darbeci zihniyete kötü bir örnek teşkil etmiştir. Ne var ki her 10 yılda bir tekrarlanan darbeler A’dan Z’ye etrafa korku salmaktan başka bir işe yaramamıştır. Darbelerin ne işe yaradığını anlamak için Ahmet Altan’ın ‘İsyan günlerinde Aşk’ adlı romanına bakmak yeterlidir. Ahmet Altan romanında özetle; 31 Mart vakasının 28 Şubat benzeri bir post modern darbe olduğunu akıcı üslubuyla gözler önüne serip bildik ezberleri bozma adına mükemmel bir eser ortaya koymuştur. Nitekim hasta yatağında yatan Osmanlı imparatorluğunu 33 yıl izlediği akıl dolusu diplomatik uluslar arası denge siyasetiyle ayakta durmasını sağlayan Abdülhamid’i hal ettikten sonra iktidara gelen İttihat Terakki güruhu koskoca İmparatorluğu bir çırpıda küçültüp I. Cihan harbinin eşiğine getirmişlerdir. İşte görüyorsunuz İrtica vakası diye yutturulan olay aslında Osmanlı’yı düşürme planın bir parçası olmaktan başka bir şey değildir.

                                        Gerileme devrinde tasavvuf

           Osmanlının gerilemesiyle her müessese yozlaşmış, bu konuda maalesef bir takım tarikatlarda bu yozlaşmadan payını almıştır. Kalenderi, Cevlaki, Haydari, Melami anlayışı bir sapmalar olmuştur. Nasıl bir anlayış derseniz şu kıssada geçen sözler meramımızı anlatmaya yetecektir. Bakın Barbaro’nun yanına gelen bir Kalenderi şöyle der:

—Kimsiniz siz?

        Barbaro cevaben:

        —Yabancıyım.

        Kalenderi:

     —Ben de dünyaya yabancıyım ve bu yüzden onu terke karar verdim deyip sığ düşüncesini ortaya koymuştur. Oysa tasavvufta “Halk içinde Hak olmak” esastır. Şöyle ki;  hiç ölmeyecekmiş gibi dünya ile uğraşılacak yarın ölecekmiş gibi ahirete yönelik kalbi her daim Allah'ın zikriyle uyanık tutulacaktır.  İşte bu hale tasavvufta “halvet der encümen”  denmesi bu yüzdendir.

         Malumunuz,  II. Mahmut döneminde gericiliğin kaynağı hep Yeniçerilik ve Bektaşilik gösterilmiştir, oysa tebaanın II. Mahmud’a olan tutunduğu olumsuz tavır Yeniçeriliğe karşı oluşundan değil, bilakis özden uzak bir takım sembolik yeniliklere karşı koymanın bir tepkisidir.  Kaldı ki her yapılan değişikliğe yenilik dersek pekâlâ felaketlerde yeni olarak değerlendirilebilir. Madem öyle her değişikliği yenilik diye sunmak abesle iştigal olacaktır.  Hakeza yine III. Selim döneminde ise bütün meselelerin müsebbibi medrese üzerinde odaklanılıp gericilik suçlamasında bu müessese de payını alır. Sonuçta medreseli yenildi ama devlete değil, devlet içinde devlet diyebileceğimiz kökü dışarıda sözde aydın sınıfına yenilmiştir. Tabii medreseli yenilince gerçek kalemiye zümresinin kaynağı da kurumuştur. Cumhuriyet devrine geldiğimizde ise bir başka benzer gerekçelerle Nakşîlikte aynı ithama maruz kalmıştır. Nitekim Menemen olayı bunun tipik misalini teşkil eder. Maalesef bu olayda gericilik vakası olarak tanıtılmış ve bir takım zinde mihraklar tarafından tertiplenmiş bir provokasyon olma ihtimali üzerinde durulmamıştır. Gerçekten de Menemen’de çok derin bir organizasyon sahneye konmuştur. Hatta ne alakası varsa Menemen vakası süreci içerisinde Erzincan’da bir Yahudi’de asılmıştır.  Meğer reform, reform diye tutturulan furyanın altında dinin sosyal hayattan kovulma düşünce gerçeği yatmaktadır. Neyse ki bu sinsi planı Mesut Uçakan “Bize Nasıl Kıydınız”  filmiyle sahneye koydu da pek çok insanımızın uyanmasına vesile olmuştur. Tabii uyanmak yetmiyor, uyanık olmakta icab eder. Zira bugün de insanımız buna benzer provokasyonlarla her an karşı karşıyadır.

          Mareşal Fevzi Çakmak-Erbilli Şeyh Esat Efendi-Menemen vakası

       Madem Menemenden bahsettik neymiş bu olay bir göz atalım.  Bir kere Menemen hadisesinde hedef gösterilen bir numaralı şahıs Erbill’i Şeyh Esad Efendidir. Bu zat Nakşî şeyhidir. O günün kartel medyası birden bire tarikatları bilhassa Nakşîleri mercek altına almıştır. Almaları da gayet tabiidir, çünkü toplumun gönül sultanı gözüyle baktıkları piri fani zatları devlet erkânından ziyaret edenler olabiliyor her an. 

          Bakın Mareşal Fevzi Çakmak Kurtuluş savaşı öncesi yola çıkmadan önce Erbilli Şeyh’in ziyaretine gider. Şeyh Paşayı görünce;

        — Hayrola, sizi tanıyamadım der.

        Fevzi Çakmak;

        —Efendim Fevzi kulunuz, duanıza muhtacız.

          Erbilli Şeyh;

       —İnşallah muvaffak olursunuz, Allah yar ve yardımcınız olsun deyip öyle uğurlar (Bkz. Son Devrin Din Mazlumları. Necip Fazıl Kısakürek).

      Necip Fazıl'ın söz ettiği o Şeyh, Cumhuriyetten sonra Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte inzivaya çekilmiş, sade bir hayatla günlerini etrafındaki dostlarına telkin ve sohbetle geçirmiş bir zattır.

          Belki de bu tip görüşmeler bir takım zinde güçleri rahatsız etmiş olsa gerek ki; Cumhuriyetten sonra Tekke ve Zaviyelerin kapatılmasıyla birlikte tarikatlar inzivaya çekilmek zorunda kalmışlardır. Sadece günlerini Müslümanlığı telkin ve sohbetle geçirmişlerdir diyebiliriz. 

         Tarihler 1930'u gösterdiğinde ilk kez çok partili denemesi girişimine şahit oluruz. Bu geçiş döneminde özellikle Menemen halkı partinin tanıtımı için gelen Serbest Fırka’yı bağrına basıp büyük bir teveccüh göstermiştir. Ancak aynı teveccüh Halk fırkasından esirgenmiş ve üstelik yuh çekilip protesto edilmişler de. Tabiî ki bu duruma fena bozulmuşlardı,   yapacak bir şey de yoktu,  ama işin ucunda seçim vardı. Bir şekilde çare bulunmalıydı, derken o günlerde iktidar partisinden bazıları Adapalas Otelinde konaklarken otellerini önünde ilgi çekici görünümleriyle araç ve otobüslerden inen insanlara pür dikkat kesilirler. Şaşkın bakışlarla merak edip sorduklarında karşı otelde Erbilli Şeyh Esad Efendi’yi ziyarete geldiklerini öğrenirler. İşte fırsat bu fırsat deyip o an akıllarına bir hinlik düşer. Öyle ki; Menemende kendilerine hem yuh çekmenin bedelini ödetme, hem de Serbest Fırka’nın daha doğmadan faaliyetine son verilmesi noktasında komplo sahneye koyulur. Belki de bunun bir komplo olduğunu nereden biliyorsunuz diye aklınızdan geçiyor olabilir,  bizde cevaben deriz ki; bir zaman sonra bu komplonun kararının ilk meclis üyelerinden Balıkesirli Hasan Basri Çantay ve Salih Yeşil'in o toplantıda hazır bulunanların marifetiyle söz konusu bilgiye ulaştıklarını anlatmasından biliyoruz elbet. Derken hadisenin ilk şahitleri olarak tarihe önemli bir not düşmüşlerdir.

             Sinsi plan şudur; 

        Yer; Menemen, mekân; Jandarma Karakolu karşısında ki cami,  kurye ise daha önceden ruh yapısında mehdilik özentisi olduğu bilinen esrarkeş Mehmet tercih edilir. Derken bu iş ona havale edilir. Hatta havale edilmekle kalınmaz kendisine; cami içindeki minberden yeşil bayrağı eline alır almaz; “Sancağın altına girmeyen kâfirdir” sloganı eşliğinde cihad ilan etmesini,  halktan ya da Jandarmadan birileri karşı koyan olduğunda kan akıtması talimatı verilir de. Böylece bu iş için mükâfatlandırılacakları vaadini alıp beş kişiyle birlikte yola uğurlanır. Ancak yolculuk esnasında çoban Ramazan kellesini kurtarmak pahasına bir yolunu bulup sıvışmasını bilecektir. İyi ki de sıvışmış,  zira onun yol boyunca konakladıklarında birkaç yerde esrar partisi düzenlediklerine dair itirafları tarihe not düşmek bakımdan önemli delil oluşturacaktır. Tabii çoban Ramazan sıvışsa da diğer arkadaşları yola devam edeceklerdir. Nitekim Menemen’e vardıklarında ellerine tutuşturulmuş planı harfi harfine uygulamaya koyulurlar da.  Şöyle ki;

        Etrafta bir şeylerin döndüğünü sezen bir Askeri Şube Reisi, olup biteni anlamak için esrarkeş üç beş sözde cihat çığırtkanın yanına yaklaştığında; ‘Üzerimize kuvvet gönderin, aksi takdirde Menemen’i kuşatıyoruz’ sözlerine muhatap kalır. Tabii adam korku bela derhal oracıktan uzaklaşır. Bu arada eylemciler var güçleriyle bağırmaya devam edeceklerdir.  Sadece bağırsalar gam yemeyiz, etrafa korku da salarlar. Öyle ki nümayiş sesleri çoğaldıkça kışlaya kadar yankı bulur da. Elbette ki; asker bu bağrışmalara sessiz kalamazdı. Derken Kubilay kışlasında bir manga askeriyle birlikte olay yerine gelip askere süngü tak emrini verir. Artık tam zamanıydı, çünkü şartlar oluşmuştu. O arbede esnasında sözde Mehdi Mehmed ve arkadaşları Kubilay’ın ayağına kurşun sıkar sıkmaz yere yığılıverir. Ne hikmetse Kubilay yerde yaklaşık 25 dakika kıvrandığı halde hala merkezi hükümet yetkilisinden ne bir ses seda,  ne de görünürde bir adam gelir,  adeta sırra kadem basmışlardı. 

     Elbette ki Merkezi hükümetin yetkisini kullanıp devriye kuvvetlerini çıkarmaması düşündürücüdür, belli ki olayın kıvam alması beklenilmiş. Onlar bekleye dursun bu arada sahte derviş kılıklı esrarkeş Mehdi Mehmet elinde ki bıçakla hunharca Kubilay’ın başını gövdesinden ayırır da.  Nasıl olsa her şey bitmiş, maksat hâsıl olmuştu, nihayet Alaydan bir bölük zahmet edip olay yerine teşrif edebilmiştir. Bu da yetmez güya olaya müdahale eder görünümüyle etrafı çembere alaraktan oracıkta iki masum bekçi, akabinde esrarkeş Mehdi Mehmed ve arkadaşları makineli tüfeklerle taranarak can verirler. Sonrası malum; Menemen Menemenle sınırlı kalmayacaktır, artık Türkiye çapında büyütülen bir irtica avına dönüşür. Nasıl mı? İlk başta işe 80 yaşına girmiş Erbilli Şeyh Esad Efendi’den başlanılır. Yukarıda da belirttiğimiz üzere Bursa Adapalas Otelinde başlayan bir kurgu gereği Erbilli Şeyhin pılını pırtısını bile toplamasına fırsat verilmeden apar topar Menemen’e sevk edilerek hapsedilir. Hastalığı nüksettiğinde ise Askeri Hastane’ye kaldırılır. Üstelik yaşı doksanın üzerindedir, dolayısıyla yaşlı adamın kanunen idamı söz konusu olamazdı.  Neyse ki yeniden mahpushaneye sevkine gerek kalmadan hastaneden vefat haberi gelir. Ancak onun ansızın hastanede ölmesi acaba oldubittiye getirilip zehirli enjeksiyonla mı öldürüldü kuşkusu bugün olmuş hala hafızalardan giderilememiştir.

       Bu arada meşhur Muğlalı Mustafa Paşa da boş durmaz, o da Menemen olayları ile irtibatlı gördüğü 37 kişiden 28’ini idam cezasına mahkûm ettirip darağacında sallandıracaktır. İşte görüyorsunuz Tarihe Menemen olayı mı yoksa Menemen provokasyonu mu desek bilinmez, ama şurası muhakkak;  çok partili denemesine geçişe son vermek için girişilen bir provokatif eylem olduğu besbelli. Ki; etraf süt liman olduktan sonra tek partili hayatla yola devam etmenin kararı alınması bu durumu teyit ediyor zaten. Meğer bunca kan, bunca uğraş amaçlarına ulaşmak içinmiş. Böylece halkın desteğiyle çığ gibi büyümesinden endişe edilen partinin kapatılıp muhtemel tehlikesinden kendilerince arınmış olurlar.          

       Tarih tekerrürden ibarettir sözü ne kadar doğru bir tespit. Dünde âlim ve bilge insanları ziyaret edenleri kınayan, bir bardak suda fırtına koparan medya ve avenesi bugünde devlet erkânından veya bir siyasi parti liderinin ülkenin önde gelen bilge ve âlim insanların ziyaret ettiğinde, aynı gerekçelerle ortalığı velveleye verebiliyorlar. Merhum Özal’ın vefatına yakın ziyaret ettiği Türk Cumhuriyetlerinde Şahı Nakşibend (k.s)’ın türbesinden bir avuç toprak alıp Türkiye’ye getirmesi Evliyalara olan bir sevgisinin işaretidir. İşte bu yüzden böyle bir engin zihniyete sahip Cumhurbaşkanının zehirlenmesine şaşmamak gerekir.

                                      Petrol ülkesi Musul-Kerkük ve Şeyh Said olayı

        Hani şu Musul ve Kerkük üzerindeki Türkiye’nin gücünü kırmak için bir meseleyle oyalandırmak maksadıyla bir köyde düğün esnasında jandarmaların izini sürdükleri birkaç adamı Şeyh Said’den istemeleri üzerine başlayan bir olay var ya, meğer isyan diye nitelendirin bu olay provokatif bir eylemmiş. Yani bir başka ifadeyle Şeyh’in kibarca; ‘Hele şu düğün merasimi bitsin kendi ellerimizle teslim ederiz’ mukabiline karşı; ‘Hayır hemen şimdi halletmemiz gerekir’ ısrarıyla başlatılan bir tertipmiş. Hele fitili yakmaya dur, bir anda ucu tâ Diyarbakır’a kadar uzanmasıyla birlikte olayların git gide kontrolden çıkıp hızla ülke gündemine bomba gibi oturması kaçınılmazdır.  Bu arada Türkiye kendi halkına bu olayın Kürt isyanı olarak ima edip dışarıya karşıda bir irtica eylemi olduğunu açıklaya dursun Musul ve Kerkük petrolleri üzerindeki kontrolde elimizden kaçırmış oluyorduk. İşte 1925 yılında patlak veren Kürt İsyanı diye sahneye konulan olayın, perde arkasında ki asıl gizli amaç Musul ve Kerkük üzerinde oynanan çıkar hesaplarından başka bir şey değildir. Zaten azcık sağduyu ve insaf sahibi bir Tarihçi Şeyh Said isyanı diye yutturulan olayın aslında bir provokatif bir eylem olduğunu görür de.

                            Güneydoğuda bir güneş: Muhammed Raşid Erol (k.s)

          Türkiye’de epey zamandır Türk Kürt çatışması çöreklenip bölgede güçlü olmamızın önüne geçilmek isteniyor.  PKK lideri Abdullah Öcalan’ın bir zamanlar istihbaratta çalıştığı iddiaları ister istemez akıllara kuşku veriyor, olayların daha çok asker ve örgüt arasında cereyan etmesi, ülkemizin ömründen 30 yılı aşkın süre çaldığını ve 30 bin civarında insanı ölümüne yol açan sürecin devam etmesi yaşadığımız hazin manzaranın belki de bir özeti sayılır. Bakın Hekimoğlu İsmail bir makalesinde; “Raşid Efendi Arapça, Türkçe ve Kürtçe bilirdi. Menzil'de Kürd'ü, Türk'ü Arap'ı, kardeş kesilirdi. Böylece milli derdimizin dermanı idi, bir kısım bürokratlar kadrini bilmedi. Osmanlı Devleti'ni asırlarca ayakta tutanlar, Raşid Efendi gibi kimselerdi. Türkiye, bunların kıymetini bilmediği için şimdi başımıza PKK olayları çıktı. Çünkü İslâmiyet'i yaşamaktan başka bir gayesi olmayan Raşid Efendi ve onun gibiler sürekli gözetim altında bulunduruldu, sürgün edildi, ifadesi alındı, kısacası rahat bırakılmadı, olaylar PKK'lılara malzeme oldu. İslâmiyet her ırkı, her mezhebi, kısacası Müslümanları kardeş ederken bugünkü kavmiyetçilik, kardeşi kardeşe düşman etti. Raşid Efendi gibilere imkân tanınsaydı Güneydoğu hadiseleri olmazdı” diyor.

         Hakeza Vehbi Vakkasoğlu da benzer duygularla bir makalesinde; “Evet, daha kısa zaman önce, Muhammed Raşid Erol Hazretleri'nin başına gelen sürgünlü olaylara bakılınca, yöneticilerimizin bindiği dalı kesme gafletini bile aşan bir şaşkınlık içinde olduklarını açıkça müşahede ediyoruz. Nedir bu korku? Bırakınız bu büyüklerin faaliyetlerine yardım etmeyi, onların vefatlarını ve bunun meydana getirdiği yurt sathına yayılan acıyı haber değerinde bile görmemek gafleti hala sürebiliyor. Bu kafayla halkla bütünleşmek nasıl mümkün olacaktır? İnançlarda, duygu ve düşüncelerde birlik ve beraberlik nasıl sağlanacaktır? Bütün yurt sathında olduğu gibi Güneydoğu'da da temelli ve esaslı bir birliğin ve ortak paydanın adı İslam'dır. Artık bunu yok saymanın imkânı kalmamıştır.

      O bölgemize saldıran eşkıyanın bile, gerçek yüzünü din açısından göstermeye başladığını bizatihi Genelkurmay Başkanı Sayın Doğan Güreş Paşa tarafından açıklanmıştır. Güreş Paşa'ya göre bir kısım teröristler, ''Buralarda eskiden bizim ecdadımız yaşıyordu ve kiliseler vardı'' diyorlar. O halde dış kaynaklı, Ermeni destekli misyonerlik faaliyetlerin açığa çıktığı bir zamanda bile, artık bazı tarihi yanlışları bir tarafa atıp, insanımızı İslam harcıyla birleştirmeyi, düşünemeyenlerin samimiyetlerine nasıl inanacağız?

       Şeyh Muhammed Raşid Hazretleri'nin mensup olduğu manevi silsile, iman ve irşat sahasının en parlak ve etkili yollarındandır. Öyle ki, bir zamanların meşhur eşkıyaları olan Hamido ve Celilo dahi, Gavs Hazretleri'nin sohbet halkasında yepyeni bir şahsiyet haline gelmişler, eski hayatlarından tamamen çekilerek, tertemiz bir ömür yaşamışlardır. Bunun binlerce örneği, o mütevazı Menzil'de halen yaşanmaktadır.

      Bunca ibretli olaydan sonra, hala birtakım temelsiz fobilerle yurdumuzun manevi dinamiklerine, göz yummanın gafletle de tarifi zorlaşmaktadır. O maneviyat büyükleri bu dünyadan ve sizlerden bir şey beklemiyorlar. Siz ise iddialı olduğunuz dünyevi rahat ve huzurun sağlanmasında onlara çok çok muhtaçsınız. Bırakınız inancı, böyle bir fayda için bile onlara yaklaşamamanın, dost olmamanın altındaki psikoloji nedir? Evet, artık bu tahlili yapmanın ve birtakım fobilerden, komplekslerden kurtulmanın çoktan zamanı geldi ve geçiyor bile. Samimi dostumuz, maneviyat ehli Muhterem Muhammed Raşid Efendi, insanların sapıklıktan kurtulup, kötü fiilleri bırakıp doğru yola girmelerine vesile olmuştur. İşte en büyük eser, en büyük hayır ve mutluluk budur…” diye cümlelerini tamamlıyor..

    Prof. Dr. Haydar Başta ardından şu tespitte bulunuyor: Bu gün millet olarak içimizde kanayan bir yara hükmündeki terör belasından kurtuluşun yolu, bu zat'ın ve O'nun gibi ehl-i maneviyatın hizmetlerine ağırlık vermektir.

    Doğu ve Güney Anadolu'da böyle maneviyat ehli insanların faydalı hizmet yaptıkları yerlerde insanların huzur içinde olduklarını ve devlet millet kaynaşmasının gerçekleştiğini görüyoruz. Zira kalbinde Allah korkusu olanların milletine zarar veremeyeceği açık bir gerçektir.

   Bu gün millet olarak Sahil-i Selamete çıkmak istiyorsak dün Anadolu'da Alperenlerin yaptıklarını deruhte eden maneviyat ehli ile yakın olmalıyız.

                                       Türkçüler-Nurcular ve Said Nursi

               Nihal Atsız ve arkadaşlarının Türkçülük kapsamında faaliyetlerini suç kapsamına alıp aralarında genç subay Alparslan Türkeş’in de bulunduğu 1944 milliyetçilik olayları zorlu geçmiş ve genç Türkçülerin tabutluk denen hücrelerde haps olunmalarına neden olmuş ve mahkemelerde uzun süren sorgulamalar sonucunda beraatlarına karar verilmek zorunda kalınmıştır.

          Yine Risale Nur önderlerinden Said Nursi’nin iman hakikatleri üzerindeki faaliyetleri mercek altına alınıp uzun süren gündemi meşgul edecek tarzda Amerika’da Marc Carthy dönemine benzer nurcu avına dönüştürülmüştür. Öyle ki, 27 Mayısın ardından Said Nursi’nin ölüsünden bile endişe edilip mezarı bilinmeyecek şekilde gizlenerek defnedilmiştir. Belli ki devleti idare edenler ne Türkçüsü, ne de Nurcusuyla barışık kalabiliyor. Üstelik düşman ilan ettikleri kesimler davalarına daha da sımsıkı sarılmasıyla birlikte yeni bir güç kazanmış oluyorlar. Aslında değim yerindeyse ortada ekmeklerine yağ sürülmüş durum var. Zaten Türkçülük damarından gelen ülkücü kesim,  Risale Nur cemaati ve diğer kesimler tüm baskılara rağmen adından söz ettirecek seviyeye erişmiş gözüküyorlar. Bu arada İhanet Çetesi FETÖ terör örgütünü Risale Nurcemaatiyle karıştırmamakta fayda var.

       İlginçtir gerek ülkücü kesim, gerekse milli görüş çizgisinden birçok ekol siyasi ideallerinin yanı sıra günümüz Horasan Erenlerinden feyizlenmeyi de ihmal etmemişlerdir. Nasıl mı?  Gelin hep beraber izleyelim.

        Malumunuz, 27 Mayıs ihtilali müteakip Milli Birlik Komitesi içerisinde 14’ler diye adlandırılan bir grup İsmet İnönü’nün arzuladığı ters istikamette faaliyet gösterdikleri için yurt dışına sürülmüşlerdi. Bu sürgünler arasında Alparslan Türkeş ve Ahmet Er’de vardı. Gün oldu Türkiye’ye döndükten sonra bu iki isim siyasette de kader birliği yapıp yol arkadaşı olurlar. Ahmet Er sadece kendini siyasi faaliyet içinde bulmaz nefis terbiyesi dairesi içerisinde de bulur. Şöyle ki karşılaştığı yeni durumla ilgili bakın Seyda Hz.lerinden nasıl etkilenmiş, onun dilinden bir dinleyelim:

         Yılını tam hatırlamıyorum. Bir gün mânâda bir büyük zât atının arkasına beni bindirdi. At havada uçuyordu ve mevcut atlardan farklı bir yapıya sahipti. Büyük zatın elinde kırbaç olarak büyük bir çınar ağacı vardı. Havada bir müddet seyrettikten sonra yere indik. Atı başıboş bıraktık. Derken yanımızda yardımcısı zuhur etti. Yardımcıya sordum. Bu at başıboş bırakılırsa kaçmaz mı dedim. Cevap verdi. O da bizim gibi tayyi mekândır. Yan yana yürüyoruz. Kendilerine sordum. Türk milletinin kurtuluşunu müjdeleyebilir miyiz? Cevap verdi. Bu arada tahta bir direğin dibine oturduk. Bana üç sual sordu. Bunlardan bir tanesi şuydu.. ''Maksadın nedir?'' Türk İslâm Medeniyetini zamanımızda yeniden inşa etmektir. Cevabı beğendi ve başını eğerek tasdik etti. Bu mânâdan bir müddet sonra Menzil'e gittim. Seyda (k.s.) Hazretleri ile ilk defa tanışıyordum. Mânâ âleminde atın arkasına beni bindiren O idi. Soru soran da O idi. Tanışmamız böyle oldu. Bilahare zaman zaman yanlarına uğradım. Vefatından bir hafta önce de Afyon'da görüştük. Sohbetinden aldığım ilginç satırlar şunlardı.

      ''Biz Hıristiyan âleminden korktuğumuz kadar Allah'tan korksaydık bu milletimize yeterdi''. Vefatından sonra da Seyyid Abdülbaki (k.s.) Hazretleri, Seyyid Fevzeddin (k.s.) Hazretleri'ne ve aileyi saadetlerine, kıymetli zatlara baş sağlığında bulundum. Kendilerini mânâ âleminde birkaç defa daha gördüm.

     1992 yılı Hac seferinde Mekke'de 13 hacı ile halifelerinden Molla Yahya Hazretleri başta olarak Seyyid Muhammed bin el Maliki Hazretleri tarafından kabul olunduk. Sohbetten sonra ''Muhammed Raşid Hazretlerine selâm söyleyin bana hususi duada bulunsun'' dedi. Kendilerine bu selam sağlığında iletilmiştir.

       Bugün çeşitli bölge ve çeşitli gençlik kesiminde birçok kişi Seyda (k.s.) Hazretlerinin sofisi olmuştur. Bu dergâhın genel vasfı şudur. Büyük bir iman ve muhabbet sofrasıdır. Millî ve manevî değerlerle süslü gençliğe büyük teveccüh ve tasarruf ettiğini mânâda da, zahirde de müşahede ettim. Osmanlı'nın çöküşü ile kapanan mânâ ehlinden istifade, bugünkü genç kuşak tarafından tekrar başlatılmıştır.

      Şu anda vefatından sonra halifelik makamında bulunan Hakk dostlarının faaliyetleri ile inşallah yeni İslâm medeniyetlerinin doğmasında, gelişmesinde manevî bir ışık olarak yol gösterecektir.

       Elestü bi Rabbiküm. Cenab-ı Hakk Kalû Belâ'da kullarına böyle sesleniyordu. Ben sizin Rabbiniz değil miyim?

        Beli, bütün ruhlar bu ilahi hitaba evet diye cevap verdiler. Bu âdemoğlunun hayatında yaptığı ilk ve en büyük, en şerefli mukavele idi...

    Hani Rabbin âdemoğullarından onların sırtlarında zürriyetlerini çıkarıp kendilerini nefislerine şahit tutmuştu: ''Ben sizin Rabbiniz değil miyim?'' demişti. Onlar da evet (Rabbimizsin) şahit olduk demişlerdi. (İşte bu şahitlendirme) kıyamet günü ''Bizim bundan haberimiz yoktu'' demememiz içindi.

    Ayette ''Daha evvel ancak atalarımız (Allah'a) şirk koşmuştu. Biz de onların ardından (gelen) bir nesiliz. Şimdi o batılı kuranların işlediği (günahlar) yüzünden bizi helâk mi edeceksiniz?'' demememiz içindi.

     Merhum Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır bu ilahi mukavele ile ilgili şu beyanda bulunuyor:

       ''Bu mukavele ve bu misak-ı fıtri beşerin mebde-i dinisi, mebde-i medenisi, mebde-i hukukisi, mebde-i içtimaisidir.'' Evet, Cenab-ı Hakk bu mukavele ile yetinmemiş kullarını irşat için bu ilahi mukaveleyi (anlaşmayı) hatırlatan ve rahmetinin müjdelileri, azabının habercileri olmak üzere dünyamıza yüz yirmi dört bin peygamber göndermiştir. Bütün peygamberler kavimlerine ilahi mukaveleyi hatırlatmışlar ve ''Ey kavmim Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka Tanrınız yoktur'' diye seslenerek ortak çağrıda bulunmuşlardır. Ve nihayet Resulü Kibriya, Hatemül Evliya, Hatemül Mürselin Fahri Kâinat efendimiz bütün insanların ve cümlenin peygamberi ve son haberci olarak dünyayı ve kâinatı şereflendirdi. Böylece hak dini Kur'an'ı ile Hak geldi'' batıl gitti. Ahlâk ve din tamamlandı. Sevgili Peygamberimiz son peygamberdir. Ancak Sevgili Peygamberimizin (s.a.v.) varisleri olan Veliler, hak dostları kıyamete kadar devam edecektir. İşte aziz Seydamız merhum Seyyid Muhammed Raşid Erol Hz. sevgili Peygamberimizin varislerinden biri, Veliyi Kebir, Mürşidi Kâmil, hak dostu bir büyüğümüz idi. 1992 yılında Hac gazasını ifa ederken Mekke-i Mükerreme'de Yahya Molla Efendi Hz. ile beraber on üç arkadaş (Ömer Özkan da vardı) Seyyid Muhammed bin El Mekki Hz. ziyaret etmiştik. Kendileri ehl-i sünnet vel cemaati savunan bir maneviyat ve cihat ehli idi. Adeta bir İdris-i Bitlisi idi. Bizlere döndü ve dedi: ''Kardeşim Muhammed Raşid'e selam söyleyin benim için hususi dua buyursun'' (Bu rica ulaştırılmıştır). Seyda’mız dünyada gerçek hürriyetini tadını, lezzetini tadanlardan biri idi. Öyle ya insan, imanı ve ahlâkı derecesinde hürdür. İnsan Allah'a kulluk şuuruna ermedikçe, kula kul olmaktan kurtulmadıkça beşeri münasebetlerde korku ve menfaat çemberini kırmadıkça, ihlâs ve Allah rızasını hayatımızın bütününe hâkim kılmadıkça kısacası Allah'ın ipine sarılmadıkça geçek hürriyete ulaşamaz.

         Mahdumu âlileri Fevzeddin Hz. naklettiler: Seyda’mız buyuruyor ki Fevzeddin bir kâğıt kalem getir yaşımı hesap edelim. Hesap ettim. Altmış üç çıkıyordu. Hissettim ki altmış üçü geçmek istemiyordu. Altmış dört dedim. Yanlış hesap ettin bir daha hesap et. Altmış üçü geçmemesi lâzım dedi. Şeyh Ahmet Yesevi Hz.leri de sevgili Peygamberimiz (s.a.v.) altmış üç yaşında irtihal buyurdukları için ömrünün altmış üç yaşından sonraki bölümünü çilehanede geçirmişti. Seydamız da dünyadan altmış üç yaşında göç etmiştir. Vefatından iki hafta önce Afyon'daki bir sohbetinde ifade buyurdular ki, ''Eğer Hıristiyanlıktan ve yabancı devletlerden korkulduğu kadar Allah'tan (c.c.) korkulsaydı milletçe ve devletçe içinde bulunduğumuz sıkıntılara düşmezdik''

     Kendileri hayatta iken bir mânâ âleminde sordum: ''Kurban, Türk milletinin ve İslamiyet’in yükselişini milletimize müjdeleyebilir miyiz?

      Türk-İslam medeniyetinin doğuşunu milletimize müjdeleyebilir miyiz?

      MÜJDELEYEBİLİRSİNİZ'' diye cevap buyurmuşlardı.

      Bir Ramazan ayı içinde de sabaha karşı fakir haneyi şereflendirdiler ve şunları ifade ettiler:

    ''Sizler şimdiye kadar Şaban'ın (Büyük bir ihtimalle Şaban-ı Veli Hz. olabilir) tasarrufunda idiniz. Şimdi hepiniz benim tasarrufumdasınız'' müjdesini verdiler.

       Dünyada en çok meşakkat çekenler peygamberler, veliler ve onların yolundan yürüyenlerdir. Veliy-i Kebir, Mürşid-i Kâmil Seyda’mız bu gerçekten nasibini almış, sürgünlere, takiplere, suikastlara muhatap olmuş fakat bütün bunlar irşadı engelleyememiştir. Ne mutlu o irşatlardan nasibdar olanlara.

                                   Özal ve Seyda Hz.leri 

                 Merhum Özal;  Mehmet Zahit Kotku’ya son derece muhabbet beslemiş bir liderdi. O aynı zamanda Başbakanlığı döneminde Muhammed Raşid Hz.lerinin mecburi ikametinin kaldırılması için çaba sarf etmiştir. Taha Kıvanç bir yazısında bu olayı şöyle dile getirir:

       Eski Cumhurbaşkanı Kenan Evren anılarının son bölümünü yine Milliyet Gazetesi'nde yayınlıyor. Milliyet, bu bölümün yayınına başlarken, ''En fazla tartışılacak bölümler'' ifadesini kullandı. Gerçekten Sayın Evren, yakın zamanlar üzerinde kalem oynattığında, daha fazla toz kaldırıyor.

       Sayın Evren, anı yazmakla iki milyar TL kazanacağını ummuştu. Gerçi Milliyet gazetesinden dizi için bir para almayacaktı, ama kitabı telif hakkı olarak eline milyarlar geçebilecekti. İlk cilt birkaç baskı yapınca hesaplar tutacak sanıldı. Oysa müteakip ciltler raflarda okuyucu bekliyor. Yayınevi, milyarlar bir tarafa, eli yüzü düzgün bir telif hakkı ödeyebilmek için, dört ciltte biteceği duyurulan anılara bir cilt daha ekledi. Buna rağmen, yayın bitip hesaplaşma için masaya oturulduğunda eski Cumhurbaşkanı büyük bir hayal kırıklığı yaşayabilir. Dahası, anılar mali bir ihtilaf konusu bile olabilir yayınevi ile yazar arasında...

    Anıların son bölümü, Turgut Özal'ın başbakan, Kenan Evren'in Cumhurbaşkanı olduğu dönemde geçenlerle ilgili. Sayın Evren, özenle iktidara hazırladıkları MDP ve lideri emekli orgeneral Turgut Sunalp'ın değil de, ANAP'ın işbaşına gelişini bir türlü gönlüne yedirememiş... ''Özal'ın tarikatçı olduğunu bilseydim, parti kurmasına izin vermezdim'' diyor.

     Muammer Yaşar Bostancı'nın ''Paşalar Politikası'' adlı kitabında ustaca anlattığı o dönemle ilgili her şey daha yazılmadı. Sayın Evren şimdi atıp tutuyor, ama, isteseydi bile Turgut Özal'ın seçimlere girmesini engelleyemezdi. İzin alarak darbe yapmışlardı, izni veren güç Turgut Özal'ın partisi için aracılık yapıyordu. Erkekse izin vermeseydi bakalım... O dönemde, Amerikalının biri gidip diğeri geliyor ve ANAP'ın seçimlere katılmasını engellememesi için Evren'i uyarıyordu.

      Turgut Özal, Sayın Evren'in yıllar sonra iddia ettiği gibi bir tarikat mensubu muydu? Bugün olup bitenlere bakarak, öyle olmadığı açıkça görülüyor. Tarikat konusunu, mason dayanışması gibi bir şey sananlar, tarikat mensubiyetini locaya kaydolmak gibi bilenler, aksini ileri sürseler bile, Turgut Bey, tarikatçı değildi.

      Evren'in anılarında Menzil Şeyhi Muhammed Raşid Erol'un sürgün cezasının kaldırılması konusu da işleniyor. Evren'e göre, Özal'ın irtica yanlısı olduğunun ilk belirtisi, başbakan olur olmaz, karşısına gelip, Menzil Şeyhi'nin sürgün cezasının kaldırılmasını istemesi olmuş... Evren, ''Midem bulandı'' diyor.

    Turgut Özal, Evren'in bu sözlerini cevaplandırdı. ''O dönemde birçok kişi yargılanmadan cezalandırılıyordu, adı geçen zat da onlardan biriydi. Bozcaada'da mecburi ikamete tabi tutulmuştu, hem de hiç sorgulama geçirmeden'' dedi. Cevaptan, Menzil Şeyhi'nin Bozcaada'daki mecburi ikametinin kalkmasını kendisinin sağladığı anlamı çıkıyor.

       Oysa gerçek bambaşka... Şeyh Muhammed Raşid Erol'u, askerler, hiçbir suçu olmadığını bildikleri halde sürmüşlerdi. Adıyaman ve çevresinde etkili olduğu gibi namı bütün Türkiye'yi sarmış bir din bilgini olan Menzil Şeyhi'nin varlığı onları rahatsız ediyordu. Sürgün yeri olarak Bozcaada'yı seçmeleri de manidardı. Şeyh'i, Bozcaada'daki Şarap Fabrikası'nın üst katında oturtuyorlardı. Böylece, ayyaş olarak Menzil'e gelip elindeki şişe ve kadehi kırarak tövbekâr olan birçok kişinin ''intikamını'' almış oluyorlardı kendi akıllarınca...

      Şeyh'in sürgünden kurtulması için Turgut Özal 'da uğraştı mı doğrusu bilemiyorum. Menzil Şeyhi'ne yakın bazı kişilere sordum, onlar da hatırlamıyorlar. Fakat Kenan Evren'in başbakan adayı olarak ortaya sürdüğü, o zamanın MDP Genel Başkanı emekli orgeneral Turgut Sunalp, Menzil Şeyhi'nin çilesinin bitmesi için çok gayret gösterdi. Bu biliniyor.

      Cezayı kaldıran, Muhammed Raşid Erol'u önce Çanakkale'ye, daha sonra da aldığı sağlık raporuyla memleketine geri gönderen ise, Evren'in çok yakını bir başka orgeneraldi: Necdet Üruğ. Üruğ Paşa bir ağabey gibi sevdiği ve bağlı olduğu Turgut Sunalp'ın, ''Eğer bu konuyu halledersek çok oy kazanırız'' demesi üzerine, araya girmişti. Acaba bunlardan haberdar değil mi Sayın Evren?

       Kenan Evren'in bir iddiası da Şeyh Erol'un üfürükçülük yaptığı... Bunun da doğru olmadığını bizler biliyoruz, ama bir başkasının tanıklığı daha muteber olur diye Hıncal Uluç'un sözlerini aktaracağız. Sabah yazarı bakın ne diyor:

    ''Anılarının bir yerinde Evren sözü sürgündeki Şeyh Raşid Erol'a getiriyor. Zamanın sıkıyönetim komutanı, üfürükçülük yaptığı gerekçesi ile, Adıyaman'ın Menzil köyünde yaşayan Şeyh'i Bozcaada'ya sürmüş. Başbakan Turgut Özal da Şeyh'in affını istemiş.

        ''Evren, 'Olmaz böyle şey. Şeyh olarak geçinen bu kişi üfürükçülük yapıyor ve bu yüzden dünyanın parasını kazanıyormuş. Üfürükçülük kanunen de, dinen de yasaklanmıştır' diyor.

     “Ben o sırada Erkekçe dergisi genel yayın müdürüyüm. Şeyh'in ünü öylesine yayılmıştı ki arkadaşları Menzil köyüne yolladık. Öğrendikleri ilginçti. Gerçekten Şeyh'in evi yurdun dört bir yanından gelenlerle dolup taşıyordu. Özellikle içki, sigara ve kumarı bırakmak isteyenleri, yakınları akın akın Şeyh'e getiriyorlardı. Anlatılanlara göre, Şeyh bunların hepsini tedavi de ediyordu, ama para almıyordu. Tüm ısrarlara rağmen maddi bir karşılık kabul etmiyordu.''  

    ''Arkadaşlarımız döndüklerinde 'isterse milyarder olur, ama kabul etmiyor' diyorlardı.

        ''Bu da bizim bildiğimiz... ''

      Bir dergi yöneticisi iki muhabir göndererek işin doğrusunu öğrenirken, devletin başı, kulaktan dolma şikâyetlerle idare ediliyor ve ''Tarikatçı olduğunu bilseydim partisine izin vermezdim'' diyor.

    Kenan Evren, tam dokuz yıl Türkiye'nin kaderine hükmetti, şimdi de Elbe Adası'ndan dönen Napoleon gibi, Armutalan'dan Ankara'ya dönme sevdasında... Bizi de kahreden bu...

    Vefatın üçüncü günüydü ve vefatı öğrendiğimiz günden beri ilk defa bir araya geliyorduk. Yüzündeki buruk ifadeyi açıklamak için, ''İnsanın mürşidi ölünce içinde bir boşluk kalıyor'' dedi. Birkaç gündür etrafta hissettiğim sarsılmanın en derin anlamını bunu söyleyenin yüzüne baktığım o an çıkardım. Yakınımdaki birçok insan, şu sıralarda içlerinde derin bir boşluk hissediyorlar. Ve o sebeple buruklar...

      Hayatında hiçbir iniş çıkışı bulunmayan, davranışları önceden kestirilebilir bir insan olan babamın, hepimizi şaşırtan iki ani ve fevri davranışını gördük bugüne kadar... Biri, bizlere kızıp biraz kafasını dinlemek istediğinde, neredeyse 30 yıl aradan sonra, askerliğini yaptığı il olan Malatya'ya çekip gitmesiydi. Diğeri ise, birkaç günlük bir başka ortadan kaybolmasıydı. Döndükten bir müddet sonra, o da iyice sıkıştırınca, Adıyaman'ın Menzil köyüne gittiğini itiraf etmişti.

      İzmir nere Adıyaman nere? Esnaflar çevresinde birçok kişi, her hafta birkaç otobüsle Menzil ziyaretini alışkanlık haline getirmişler; cami arkadaşları onu da ikna edip, bizlere bile haber vermesini beklemeden Menzil'e sürüklemişler... Sorguladığımızda, orada gördüğü basit ama anlamlı hayattan bölük pörçük sahneler aktarmıştı: Altı her zaman kaynayan kazan, dışarıdan gelenlerin yatması için hazırlanmış yer yatakları, cemaat halinde kılınan namazlar... Kimsenin aç, açıkta ve manevi korumasız kalmadığı bir yermiş Menzil...

         Başkaları, manevi hayatın dışında kalmışlar ''ölümü'' zor idrak ediyorlar. Çok kısa sürede olup bitenler onları şaşırtıyor olmalı. Cuma namazı sırasında vefat eden bir insan, sevenleri tarafından hemen köye götürülüyor, Şafii geleneğine uyularak vakit geçirmeden toprağa veriliyor... Ölümle toprağa verme arasında yalnızca 24 saat geçmesine rağmen on binin üzerinde insan Menzil'e gitmiş bile... Türkiye'nin her tarafından...

       Şeyh Raşid Erol, vefatından sonra çıkan yazılardan öğrendiğime göre, öyle fazla konuşan bir ''mürşit'' değilmiş. Onu ziyaret edenler, Menzil'de buldukları ortamın etkisinde kalırlarmış... Daha doğrusu, sözlü ikna yerine, hal ve tavrıyla tebliğ yöntemi imiş onunki... Bağlandığı esaslar ve takipçilerinin izlemesini istediği ilkeler, varlığıyla etrafına örnek olarak insandan insana geçiyor olmalı...

      Mana âleminin dışında kalanlar işte bunu anlayamaz. Onların zannettikleri, inanan kesim arasındaki ilişkilerin madde ve para temeline dayandığıdır... Biraz daha insaflı olanlar, önder durumundaki kişinin çevresinin etkisini de kabul ederler. Ancak hiçbirinin aklına, kalpten kalbe bir yol olabileceği gelmez... Konuşmadan anlaşılabileceğini düşünmezler bile.. Oysa Seyyid Muhammed Raşid Erol, öyle çok konuşmayan, insanları etkilemek için hiç çaba göstermeyen, ama insanların peşinden ayrılmadığı bir ''mürşit'' di.

    Küçücük bir köy, sırf o orada yaşıyor diye, ülkenin her tarafından gelen insanlarla dolup taşıyordu. Otobüslerle, otomobillerle gelenler, köydeki imkânlarla

Misafir ediliyor, doyuruluyor ve isteyen istediği kadar kalıp, istediği anda orayı terk ediyordu diyordu. Gelenlerin içinde kötü alışkanlıkları olan, içki ve kumardan kendilerini alamayanlar, Menzil'in manevi havasını teneffüs edince, o alışkanlıklarını terk ediyorlardı... Vaktiyle meyhane iken lokantaya çevrilmiş yerler gördüm Anadolu'da... Adlarını da Menzil'e çevirmişlerdi...

       12 Eylül askeri darbesinin en baskıcı günlerinde, ülkeyi yöneten komutanlar Menzil'i de keşfetmişlerdi. Kimin aklına nereden geldiyse, Şeyh Raşid Erol'a zorunlu ikamet yeri olarak Gökçeada'yı seçmişti. Az kişinin yaşadığı, vaktiyle Rumlar tarafından iskân edilmiş bir adayı... İkametgâhı da, eğer yanlış bilmiyorsam, bir meyhanenin üstüydü. İnançlı bir insana yapılabilecek en büyük zulüm... Çeşitli sağlık sorunları bulunan Şeyh'in tedavisini de engelliyorlardı. Zorunlu ikamet ve tedavisinin engellenmesi bir yana, kendisini tanıyanlarla irtibatının kesilmesi daha da büyük bir zulümdü.

       Kenan Evren, sonradan kitaplaştırdığı anılarında, Turgut Özal'a ilk olumsuz teşhisi koymasına Şeyh Muhammed Raşid Erol'un vesile olduğunu anlatır. Özal, sağlığı bozuk, sevenleriyle irtibatı kopmuş Şeyh'in sürgün hayatının sona ermesini talep etmiştir. Herhalde, bunu, uygun bir dille yapmış olmalı. 12 Eylül'ün kudretli lideri, ''Yaptığı teklif iğrençti'' gibi bir şeyler söyler.. Bir manevi liderin zulmüne son verilmesini iğrenç bulur Kenan Paşa...

      Seyyid Muhammed Raşid Erol'un zorunlu ikametinin sona erdirilmesi, askerlerin göreve getirdiği merhum Turgut Özal gibi siyasiler tarafından başarılamaz, ama yine onların kurduğu partinin başına getirdikleri bir başka emekli askerin devreye girmesi etkili olur. MDP Lideri Turgut Sunalp Paşa, parti işinde yanında bulunan siyasetten anlayan bir kadronun telkiniyle, Şeyh Raşit Erol'un daha uygun bir yere taşınmasını sağlar... Ankara'daki kısa bir ikamet, ANAP İktidarının ilk günlerinde, yeniden Menzil'e dönüşle noktalanır.

      Köydeki cenaze töreninde Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu da bulunmuş... Yeniden Doğuş Partisi (YDP) lideri Hasan Celal Güzel de... Fotoğraflara baktım, çeşitli vesilelerle tanıdığı yığınla insan gördüm. Hepsi de sevgi ve bağlılıklarını sunmak üzere oraya gitmişlerdi, besbelli... Bağlılığı olan bir yakınım, gitmesi mümkün olmadığı halde gitmediğinin ızdırabını çekiyordu, törenden dört gün sonra bile... Binlerce kişi aynı duyguları paylaşıyor olmalı şimdi...

      Cuma günü Meclis'e gittim ve cuma namazını da orada kıldım. Zaman'dan vefat haberini duymuşlar, ama teyidi için bir kanal gerekmiş... Benim aklıma ilk gelen isim, Şeyh ile uzaktan ilgimi kuran iş adamı Ahmet Etöz oldu. İzmir Caddesi'nde spor malzemeleri mağazası olan Ahmet Bey, vefat haberiyle birlikte hastaneye koşmuş... Mağazasında çalışanlar vefatı doğruladılar. Şimdi kim bilir ne kadar üzgündür Ahmet Bey...

       Türkiye zor bir döneme girdi. Bu dönemde birlik ve beraberliğin çimentosu olacak manevi liderlere daha fazla ihtiyaç var. Seyyid Raşid Erol, Adıyaman'ın Menzil köyünde, doğusu ve batısıyla bütün Anadolu'yu çevreleyen böyle bir manevi önderdi. Vefatı, onu tanıyan, ona bağlılık duyanlar kadar, onu uzaktan sevenleri de derinden üzdü.

         TRT bu vefattan herkesi haberdar edebilirdi, etmedi. Gazeteler, etki alanının

Genişliğini tam kestiremedikleri için, kısa haber vermekle yetindiler...

       Şeyh Raşid Erol, kendi çizgisini devam ettirecek hayırlı evlatlarla on binlerce bağlısını geride bıraktı. Onu tanıyamamış bizim gibiler de yokluğunu hissedecekler... Ama en büyük kayıp, ayrılık ve bölünme belasının pençesine düşmüş olan ülkenindir; bunu unutmayın...

        Mekânı cennet olsun...

                   Ülkücü Harekâtın Lideri Muhsin Yazıcıoğlu ve Seyda Hz.leri

     Ülkücü Harekâtın liderlerinden Muhsin Yazıcıoğlu ile yapılan röportajda O gönül Sultanı ile ilgili ilginç hatıralara hep birlikte göz atalım:

      Muhsin Yazıcıoğlu:

   ''BİZİM MANEVİ DÜNYAMIZDA TARİF EDEMEYECEĞİMİZ TESİRLERİ VARDIR''

     — Sayın Yazıcıoğlu, Seyyid Muhammed Raşid Erol Hz. (k.s.)'leri ile ilgili ilk karşılaşmanızı anlatır mısınız?

       Muhsin Yazıcıoğlu: Kendisini 1970'li yıllarda uzaktan görmüştüm. O zamanlar çok yakın bir temasımız olmamıştı. Ancak, 1987 yılında Menzil'de kendisiyle görüşmek nasip oldu. Kendisiyle uzun uzun göz göze geldik. Elbette o manevi derinliği ve manevi atmosferi daha ilk bakışta yaşadığımı söyleyebilirim. Benim ilk karşılaştığımdaki intibaım hep tasavvuf kitaplarında okuduğumuz ama ulaşamadığımız, yaşayamadığımız, hissedemediğimiz güzel duyguları yaşama ve hissetme durumunda oldum. Orada benim yarım saatlik hemen hemen yarısı sessiz geçen, bir o kadarı da çeşitli konularda görüşlerine başvurduğumuz ve dinlediğimiz an olarak geçti. Akşam kendilerinin emirleri üzerine bizi Mübarek Divanı'nda misafir ettiler.

      — Efendim, bu esnada sizin Muhsin Yazıcıoğlu olduğunuzu biliyorlar mıydı?

     Muhsin Yazıcıoğlu: Çevredeki sofiler benim olduğumu söylediler. Ama ben ceza evinde iken manevi olarak da irtibatımız oldu. Bazı sofi kardeşlerimiz aramızda haber akışı sağladı. Bu sebeple bizi hem ismen biliyordu, hem de biz ceza evinde iken muhtaç olduğumuz dualarını daima aldık. Kendisine misafir olduğumuz gecenin sabahında, namazdan sonra caminin dışında büyük bir kalabalık toplanmıştı. Kendileri kalabalık içinden geldi ve beni çağırdı. Bir kenara geçtik. Elini omzuma koydu ve bana güzel bir hikâye anlattı.

       — Hikâyeyi dinleyebilir miyiz?

      Muhsin Yazıcıoğlu:

      Buyurdular ki:

      ''Bir zatın iki tane oğlu varmış. Kendisi vefat ederken bunlara üç küp altın bırakmış. Çocuklarına ''Bu küp altınların birer tanesi sizin. Üçüncüsü de dünyanın en ahmak adamının'' diye vasiyet etmiş. Babalarının vefatından sonra bu iki kardeş çok yer dolaşmışlar. Kimi bulsalar bundan daha ahmağı çıkar düşüncesiyle dolaşıp durmuşlar. Çünkü dünyanın en ahmağını arıyorlar. Küçük kardeş bir şehirden geçerken bakıyor ki, bir zatın sakalının bir tarafını yülümüşler, bir tarafı duruyor. (Hatta o, sakalın bir tarafını yülümüşler sözünü söylerken mübarek biraz düşündüler. Tıraş kelimesi sonra aklına geldi, ondan dolayı gülmüştü...) O adamı ayrıca merkebe ters bindirmişler. Kuyruğunu da eline vermişler. Boynuna tezek takmışlar, etrafına çıngıraklar asmışlar. Ve kendisini def, davul çalarak, halkın arasında dolaştırarak rezil rüsva etmişler. O zaman bu küçük kardeş oradaki insanlara sormuş; Bu adamın ne suçu vardı da bu kadar eziyet ediyorsunuz? Cevaben; herhangi bir suçu yokmuş demişler. Bir suçu olduğundan dolayı değil bizim burada adet olduğu için yapıyoruz. Küçük kardeş nedir âdetiniz demiş. Cevaben; bu adam buranın valisi idi. Belli bir süre valilik yapar sonra süresi dolduğu zaman bunu tahtından indiririz. Halkın arasında böyle dolaştırırız. Öbürünü de törenle tahtına oturturuz dediler. Bunun üzerine küçük kardeş; peki şimdi tahtına törenle oturttuğunuz süresi bittikten sonra aynı bunun gibi halkın arasında dolaştırılacak mı diye sormuş. Onlar da evet demişler. Küçük kardeş hemen eve gidip babasının vasiyet edip verdiği bir küp altını alıp gelmiş. Getirip valinin önüne koymuş. Valiye, bu küp altın babamın vasiyeti üzerine sizin şahsınıza aittir. Yani devlete ait değil. Siz kendi şahsınıza kullanacaksınız. Vali, ama ben sizin babanızı tanımıyorum demiş, küçük kardeş evet, babam da sizi tanımazdı. Zaten bize vasiyet etti ki, dünyanın en ahmağını bul ona ver diye. Vali hiddetle oturduğu koltuğundan kalkmış ve demiş ki, ben koca bir valiyim. Nasıl olur da dünyanın en ahmağı olurum. Küçük kardeş, sizin bir sene sonranızı görüyorum. Bu valilik dönemi bittikten sonra size şöyle şöyle yapmayacaklar mı, sen kendin de böyle olacağını biliyorsun. Bunu bile bile buraya oturmak ahmaklık değil mi demiş.

       Bu hikâyeyi anlattıktan sonra elime omzuma vurdu. Dedi ki:

       ''Manevi rütbelere talip ol. Yoksa insanlar alkışlarlar sonra da taşlarlar. İnsanlara güvenme, önemli olan manevi rütbelere talip olmaktır...''

    Tabii ben o zaman acaba siyasete hiç bulaşma anlamında mı söylüyor diye düşündüm. Kendilerine bir vakıf kurduğumuzu söyledik. Vakfa çok sevindi. Vakıf faaliyetlerinin yararlı olduğunu ifade etti. Ayrıca siyasi düşüncelerimi kendilerine aktardım. Bize ''Bu işin çilesini, sıkıntısını çekmişsiniz. Bu sizin bileceğiniz yanıdır. Faydalı olabileceğinize inanıyorsanız yapabilirsiniz.'' dediler. Yani o zaman siyasetin acımasızlığını, insanların güç ve kudrete karşı zaaflarını dikkate alarak siyaset yapmamız gerektiğini ifade ettiği manasını çıkardım.

      — O günden bu güne birçok görüşmeleriniz oldu. Bu görüşmelerden size kalan hatıralarınızı ve kendisinin tavsiyelerini anlatır mısınız?

     Muhsin Yazıcıoğlu: Tabii bunların bir kısmı söylendiği yerde kalması gereken hatıralar, yaşadığımız anda kalması gereken hatıralardır. Ama ben kendisinden hep güç bulmuşumdur. Bizim için manevi bir kuvvet olmuştur. Yalnız üzüldüğüm bir yanı var, o da son Ankara'ya gelişlerinde kendilerini Pursaklar'da ziyaret ettiğimizde bizi akşam eve davet etmişlerdi. Akşam biraz geç olduğu için istirahate çekilmiş olduğunu düşünerek, evi arayıp rahatsız etmek istemediğimizden gidemedik. Bir daha görüşmek de nasip olmadı. O akşam gidemediğimiz için hala üzülüyorum.

      — Evet efendim...

      Muhsin Yazıcıoğlu: Siyasi Karar Kurultay’ımızdan önce Türkiye'de bildiğimiz gönül dostlarını ziyaretlerimiz oldu. Bunlara gayretlerimizi anlattık. Yani aklımız ve baş gözümüzle tayin ettiğimiz hedefleri bir de gönül dostları nasıl görüyor diye düşünerek bu zatlarla meşveretlerimiz ve danışmalarımız oldu. Bu meyanda Seyda (k.s.) Hazretleri ile de hassaten görüşmüştük. O görüşmemizde kendisi ''Toplayın, toplansınlar, konuşun, tartışın, orası nasıl karar alırsa öyle hareket edin'' dediler. Hatta yakından ilgilendiler. Ne kadar insan toplanabilir ve kalabalıklar nasıl olur hususunda sorular sordular. Kurultay sonrasında kendilerine kamuoyunun beklentilerini anlattık. Kamuoyundaki birlik hususundaki özlemleri aktardık. Bu hususta kendileri de ihlâsınızı bozmayın siz, ihlâsınızı bozmamak kaydıyla birliktelikler yapabilirsiniz. Ama birlikteliğiniz ihlâsınızı bozacaksa o zaman kendi istikametinizde devam edin gibi görüşler ortaya koydular.

        — Son cümle olarak neler söylemek istersiniz?

       Muhsin Yazıcıoğlu: Baktığımız zaman gönlümüzü rahatlatan, manevi hazzımızı artıran, bize manevi iştah getiren bir Mürşid-i Kamil'di. Dolayısıyla bizim manevi dünyamıza çok güzel, tarif edemeyeceğimiz tesirleri var. Allah ondan razı olsun. Seyda (k.s.) Hazretleri ve cümle Allah dostları bizim manevi ışıklarımızı. Biz onlarla görebiliyoruz. Onun bu âlemden ebedi âleme gidişi bizi çok üzdü. Allah dostları her zaman manevi tasarruflarıyla da bizi kuşatırlar. Cisimleri yanımızda olmasa da bize manevi rota verirler. Onlar birlik sembolüdür. Onlar tevhidin nurlu aynalarıdırlar. Biz onlardan yansımalar alırız. O, gönüller sultanı idi. O Sultan-ı Müslim’indi. O şimdi Allah'a ve Allah'ın sevgilisi Hz. Resulullah (s.a.v.)'a kavuştu.

          Allah rahmet eylesin.

                                          Yusufiye’den bir ışık: Ahmet Selçuk Özdağ

       Bakın bu işin çilesini çekenlerden, Yusufiye diye inandıkları mahpuslarda MHP davasında yargılananlardan Ahmet Selçuk Özdağ’da o Gönül Sultanı için şu hatıraları dile getiriyor:

          İnsanlığın gönül dünyasını yıllar sonra aydınlatma görevi verildiğini mana âlemi biliyor, fakat insanlık henüz bilmiyordu...

         Yıllarca hiç bıkmadan zahirî ve Bâtıni ilimlerin müdavimi oldu, her zaman ve zeminde kendisini Allah'a (c.c.) kulluğa ve Allah yolunun yolcuları sadatlara (k.s.) hizmete vakfetti ve Ümmet-i Muhammedin dertleriyle inledi, inledi durdu.

          Babası Seyyid  Abdülhakim El Hüseyni (k.s.) Hazretlerinin dergâhında nefis terbiyesi altında iken, herkesin uykuda olduğu zamanlar uyanık durur, sofilerin, müritlerin tuvaletlerini temizlerdi.

        Babası Gavs (k.s.) Hazretleri bir gün sohbette şöyle buyurdular ''Keşke Gavslık görevi ile görevlendirilmeseydim de benden sonra gelecek olana mürit olsaydım''. Bu söz gelecek şahsın yani Seyyid Muhammed Raşid Hazretlerinin hizmetinin ve makamının büyüklüğüne işaretti.

      Kendilerini tanımam 1977 yılında oldu. Gönül dostu, gerçekten bir er olan Ahmet Er ağabey bu mübarek, Mübeccel insana intisaplı idi, sık sık bizlere bahseder, ''devlet olmak için akıl ve heyecan yetmez gençler, gönül lazım, gönül lazım, gönül lazım'' derdi... 12 Eylül öncesi bir ağaç için koskoca bir ormanın feda edildiği günlerden önce çok çetin şartlar altında mücadele ederken bile Osmanlı'yı, Selçukluyu dolaşır, insanlığın gönül dünyasını bir güneş misali aydınlatan Süreyya Yıldızı gibi yön gösteren Allah dostlarına gıpta ederdik.

        Uğruna her şeyimizi feda ettiğimiz ceylan gözlünün vefasızlığı neticesi ver elini 12 Eylül zindanları...

        Ve... Allah'ın şefkat tokadı, zahiren zulme atıldığımız zindanlardan Allah bir nesli yarınlara hazırlıyordu. Üstat cennet mekân Necip Fazıl'ın dediği gibi ''ana rahmi zahir karanlığında nur doğuş sesler duymaktayım, davran ve boğuş...'' misali şafak, karanlığın en koyu olduğu yerden doğuyordu.

      12 Eylül öncesi şehzadeler şehrinin manevi havasını teneffüs etmemize, Aynalı Camiinde Nûri Efendinin sohbetlerini dinlememize, Şekerci Dedenin zaman zaman dualarını alarak mübarek ellerini öpmemize rağmen Tasavvufun ne olduğunu bilmiyorduk. Herkes idraki oranında nasiplenirmiş ve bir gece Medreseyi Yusufiye’de üç dört arkadaşın gördüğü aynı rüya... Gönüller sultanı... Sultanlar sultanı efendimiz, kurtarıcımız Buca ceza evinin 13. koğuşunda rüyalarındaydı... Sonra Ahmet Er ağabeye mektuplarla rüyamızı Muhammed Raşid Hazretlerine sorduk ve gelen cevap: ''Allah rüyalarınızı makbul eylesin, Menzil İslam'ın lekesiz, gölgesiz, tertemiz uygulandığı bir yer ve o zât'da Mürşid’i Kâmildir. Yolunuz ve haliniz mübarek olsun.''

     O günden itibaren binlerce kerametine şahit olduğumuz tasavvuf ve istikamet Muhammed  Raşid (k.s.) Hazretleri efendimiz, yol göstericimiz, kurtarıcımızdı.

        Medrese-i Yusufiye'de iken Adıyaman'da öğretmenlik yapan akademiden mezun olan bir arkadaşıma mektup yazdım. ''Sen Menzil'e yakınsın, oradaki mübarek insanı ziyaret et, durumumuzu anlat ve bize dua iste...'' Arkadaşım gitmişti Menzil'e... Yazdığı mektupta aynen şöyle diyordu: ''Menzil'e gittim kendisine ulaşamadım, çok kalabalıktı fakat kardeşi Seyyid Abdülbaki Hazretlerine sizleri sordum. Bana dedi ki: Onlar günü geldiğinde çıkacaklar ve buraya gelecekler...''

        Ve zulmen atıldığımız zindanlarda zahiri hürriyete adım attık ve de hakikaten Menzil'e ulaştık. Murad-ı İlahiyi öğrenmek istiyorduk... Dünyanın en güçlü istihbarat sistemine sahip olduğumuz idraki ile Allah'tan, Resulullah'tan haber alan Allah dostlarının kader aynasına bakarak, Allah'ın izniyle gösterilenleri işitmek, duymak, gönül dünyamıza nakşetmek istiyorduk. Mübarek (k.s.) bize gülümsedi, sorular sorduk, ülkemizle, insanımızla ilgili çok az konuşan ''konuştuğunuz her kelimenin hesabını vereceksiniz'' Ayet-i Kerime mealine uygun hareket eden Muhammed Raşid (k.s.) Hazretleri buyurdular ki: ''Sizlere teşekkür ediyoruz, siz olmasaydınız bu memleket felaketlere duçar olabilirdi... Ah... Ahh... Bir de İslamı yaşayabilseydiniz yeniden Osmanlıyı ihya etmek sizlere nasip olabilirdi.'' Aman Allah'ım ne büyük mazhariyet, ne büyük teşhisti o, eksikliğimizi tamamlamamız ve yeniden diriliş için harekete geçmemiz gerekiyordu. Bir gün kendilerine Doğu ve Güneydoğudaki hadiseler soruldu ve aynen şöyle buyurdular: ''Kürtçülük küfürcülüktür'' ve hep Ümmet-i Muhammed için dualar... Dualar... Dualar... Ediyorlardı.

      O,  Allah dostu idi, Peygamber sevgilisi idi. Hayatı boyunca Sünnet'e ittiba etti, sadatlara mutabaat halinde yaşadı, yüz binlerce insanı dünyadan ahirete bağladı, insanları çirkeften, zulmetten karanlıktan aydınlığa, güzelliğe, adalete hicret ettirdi.

         Allah rahmet eylesin...

       Namık Kemal Zeybek Kâhta Kaymakamı iken gönül sultanından nasıl etkilendi?

         Ülkücü Harekâtın eğitici kadrosundan, aynı zamanda 12 Eylül öncesi Gümrük ve Tekel Bakanı Gün Sazak’ın genç müsteşarı ve 12 Eylül sonrası Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek bakın Gönüller Sultanından nasıl etkilenmiş, bir izleyelim:

NAMIK KEMAL ZEYBEK: “KENDİM İÇİN KURTULUŞ YOLU OLARAK, ONLARI SEVMEYİ GÖRÜYORUM...”

Bendeniz 1974 yılında Seyda Hz.lerinin oturduğu Menzil Köyü’nün bağlı olduğu Kâhta’da kaymakamlık yaptım. Babamdan ve babamın kütüphanesinden aldığım bilgi birikimi ile tasavvuf hakkında biraz bilgim vardı. Hz. Mevlana’nın kitaplarını, Muhyiddin-i Arabî’nin kitaplarını ve bulduğum diğer kitapları elimden geldiği kadar okumaya çalışıyordum. Ama şöyle düşünüyordum:

Bu büyüklerimiz tasavvuf tarihi içerisinde görev yapmıştır ama bu asırda yoktur onlar gibi... Yani bu yüzyılda bir Mevlana, bir Yunus Emre, bir İmam-ı Rabban-i, bir Şah-ı Nakşibendî, bir Abdülkadir Geylani gibi tasavvufi anlamda bir mürşit artık mümkün değildir” diye. Ne zamana kadar? Kâhta’da Seyda Hz.lerini tanıyıncaya kadar, bu kanaatim devam etti. Kâhta’ya kaymakam olarak geldikten sonra tabii olarak Menzil köyünde oturan Seyda Hz.lerini çokça duyar oldum. Aleyhinde konuşanlar oluyordu, lehinde konuşanlar oluyordu. Kendisine bağlı insanlar yanıma geliyordu. Kendisine şiddetle karşı olanlar da yanıma gelip anlatıyorlardı. Tabii bir nokta vardı, kendisine bağlı olan insanlar Seyda’ya bağlı olan insanlar ve aynı zamanda vatana, millete, vatanın birlik ve bütünlüğüne, ahlaki değerlere bağlı insanlardı. Buna mukabil vatanın birliğine, milli ve manevi değerlere husumet içinde olan insanlar da onun aleyhinde konuşuyorlardı. Bu benim için bir ölçü oldu. Fakat hepte o yılların biriktirdiği artık bu asırda böyle şeyler yoktur düşüncesinden doğrusu kendisiyle tanışmak istemiyordum. Köye bir kaymakam olarak gittiğim zaman okula gidiyordum. Hemen okula yakın bir evi vardı. Takriben bir ay sonra benim zihnimde bir mesele anlatıldı. Mesela, şu yakın vilayetlerden bir şeyh demiş ki (Gavs Hz.lerine demiş):

Gelsin ateş üzerinde duralım bakalım, kim daha çok durabilecek.”

Bunun üzerine Gavs Hz.leri de demiş ki:

“Ben ateşten korkuyorum, ateşten korkmasam zaten bu işlerle uğraşmam.”

Bu söz bana çok latif geldi ve bir tanışmak istedim. Gittim, gidiş o gidiş... Yani kendisini tanıdıktan sonra (Seyda Hz.lerini tanıdıktan sonra) kafamda birçok sırlar çözüldü. Tabii birçok sırlarda oluştu, sonra o sırlar çözüldü.

İşin ilginç yanı Seyda Hz.lerinin etrafında yüzlerce, binlerce belki de milyonları aşan insan var ama kendisi çok fazla konuşmuyor, insanlara hitap ederek kazanmak diye bir şey yoktur. Sohbetleri vardı. Benim hayatımda bir olayla kıyasladım bu hali. Kaymakam olduğum yıllarda, her bulunduğum yerde, elimden geldiğince içkiyle, kumarla ve topluma zararlı olan kötü alışkanlıklarla mücadele ediyordum. Hatta bu yüzden Dünya Yeşilaycılardan bir madalya aldım Türkiye’de... Gün içinde içki çok fazla tüketiliyor ve halkı muzdarip ediyordu. Doktoru, müftüyü ve diğer halka hitap edebilecek kişileri topladım. Ben konuşuyordum ve içkinin zararlarını anlatıyordum, doktor, avukat anlatıyor her yönden içkinin insanlara ne kadar zararlı olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Böyle bir toplantı yaptım. Toplantı bittikten sonra, lokantaya misafirlerim vardı, yemeğe gittim, baktım en önde oturan ve ben ne dersem başını doğru, doğru diye sallayan bir muhtar rakı içiyor. Şimdi bu bir unutmadığım olay. Çok uzun uzun saatlerce anlattım: İçki zararlı, sağlığına zarar verir, ailene, kesene ve topluma zarar verir falan... Güzelde nutuklar söylüyorduk, tasdik ediliyordu, başlar da sallanıyordu ama sonunda o muhtarı içki içerken gördük, rakıyı koymuş içiyordu.

Bir başka olay daha gördüm Menzil’de. Seyda Hz.lerinin yanına gelen birçok alkolik, içki içen demiyorum alkolik... Yani alkol hastalığına yakalanmış da bundan kurtulamayan insan onun çok küçük bir telkiniyle “bir tövbe” bir de “ Allah senden razı olsun” sözüyle birdenbire içkiden kurtuluyor, hali değişiyor ve yüzü değişiyor. Yani bir insanda iki tane rengin olduğunu ben gördüm. Dün gelmiş yüzü simsiyah, bugün tövbesini almış ertesi gün güzelleşmeye başlamış ve bir müddet sonra bakıyorum bu insan bambaşka bir insan olmuş. Seyda Hz.lerinin yanında çok söz söylemeye yahut onun söz söylemesine gerek kalmıyordu. Sadece onun yanında oturmak insana öyle huzur veriyordu ki, o anda sanki çok uzun vaizler dinlemiş, çok kitaplar okumuşcasına insanın içinin yumuşadığını, içinin insanlara sevgiyle dolduğunu, insan içinin hoşgörüyle dolduğunu ve insanın İslâm’a doğru yöneldiğini hissediyordu.

Bir defa tanımayanların peşin hükümleri var. Türkiye’de tasavvuf nedir? Mutasavvıflar kimlerdir? Tarihte ne yapmışlardır? Bugün ne yapmaktadırlar? Bunlar yeteri kadar bilinmediği için, bir kara propagandanın tesiriyle ne yazık ki peşin hükümle iyi bakılmıyor. Ama ben şunu gördüm; Kâhta’ya gittiğim zaman benim de görevim bulunduğum yerdeki insanlarla ilgili rapor yazmaktır. Eski raporlara baktım, yani benden önceki kaymakamların tamamı Seyda Hz.leri ve Menzille ilgili müspet rapor yazmışlar. Burası ve buradaki insanlar siyasetle uğraşmazlar, devletin ve milletin birliğine bağlıdırlar. Şunu da ilave etmeliyim ki:

Gavs Hz.lerinin o köye yerleşmesi, Seyda Hz.lerinin o köyde bulunması ve sonra dergâhın orada da devam etmesi, anlayanlar için devletimiz ve milletimiz bakımından büyük bir nimettir. Seyda Hz.lerinin bağlıları ve öğrencileri arasında hem doğudan, hem kuzeyden, hem batıdan ve Türkiye’nin her yerinden gelen insanlar var. Orada ideal kardeşlik bilinci ve kardeşlik hali gerçekleşir. Menzil’de devlete ve millete sadık, işini iyi yapan insanlar ortaya çıkar. Doktorsa daha başarılı, daha diğergam, daha başkalarını düşünen, daha iyi bakan doktor haline gelir. Tasavvufun maksadı da zaten budur. Bütün insanlara, herkese hoşlukla bakmaktır. Fakat ne yazık ki zaman zaman anlamaz insanlarda o bölgede görev yaptılar ve bir dönem hem de Seyda Hz.lerinin orada bulunmasının gerekli olduğu dönemde bir takım anlamaz, bilmez sığ görüşlü insanlar, onun bulunduğu yerden koparılmasına ve Çanakkale’de oturmasına sebep oldular. O bir tarihi yanlıştı, sonra o yanlış anlaşıldı ve kaldırıldı.

Yine bir başka ilginç nokta bazı bürokratlarımızın ifade bakımından, doğrudan şahit olduğum bir olay. Bir gün yıllar sonra, yani kaymakamlık yaptıktan sonra, 1978 yılında yolum Kâhta’ya düştü ve Menzil’e gittim. Seyda Hz.leri köyün dışına çıktığı zamanlar giydiği elbisesini giymişti ve arabaya binmek üzereydi:

Efendim, nereye gidiyorsunuz” dedim. Tebessüm etti ve:

Kâhta’ya gidiyorum, ifade vercem” dedi.

Sonradan ne ifade vereceğini öğrendim. Daha önce de belirttiğim gibi, Seyda Hz.lerinin yanına çoklukla alkolikleri getirirlerdi. Bir şifahane gibi, bir hastane gibi yakınları, hatta bazen ona haber vermeden getirirlerdi. Veyahut kendileri kurtulmak isteyenler gelirlerdi. Çoklukla ve onlar o dertten kurtularak giderlerdi. Tabii insan içinde onarılmaz yara varsa, ona hiç kimse müdahale edemez. Bazı cihazlar bozuk oluyor, tamiri mümkün olmuyor. Mesela benim evimdeki televizyon bozuksa, merkezi televizyon istasyonu ne yapsın? Bizim Karadeniz illerinden birisinde içkicileri toplamışlar ve getirmişler hepsi kurtulmuş. Fakat ne olmuş? Böylece o ilde Tekel satışları düşmüş, talep azalmış. Çok ilginç o ilin Tekel başmüdürü savcılığa başvurmuş, yani tevkif etmiş. Suçlu kim? Suçlu Seyda Hz.leri... Suçu Devlete alkollü içkilerin satışını önlemek suretiyle zarar vermek, böylece devletin elde ettiği kazançtan mahrumiyetine sebep olmaktır. Böyle çok ilginç bir olaydır. Tabii suç duyurusunda bulunulmuş. Nitekim bu olay Kâhta savcısına intikal etmiş. Kâhta savcısı da kendisine gıyaben verilen duyurudan hareketle ifade almak görevini yapmak üzere Seyda Hz.lerini çağırtmış ve istemiştir. Seyda Hz.leri de yüzünde hoş bir tebessümle gitti, ifadeyi verdi. Tabii ki böyle saçma sapan bir şey olamazdı ama neticede ne oldu? Takipsizlik kararı verildi. Fakat Seyda Hz.lerini köyden alıp Kâhta’ya kadar çağırmak ifadesini almak durumu doğdu. Maalesef Türkiye’de böyle bürokratlarımız oldu. Tabii bakış açısından ifade ediyorum.

Seyda Hz.lerini varlıklı bir aileden gelir, hem manevi yönden, hem de maddi bakımdan. Manevi yönden Seyyiddirler, Seyda sözü de oradan gelme bir sözdür ve ehli beyttirler. Onlar Hazreti Peygamberin sülalesinden gelmektedirler. Bu nokta önemlidir. Ayrıca maddi zenginlik de var. Zenginlikse orda toprakları var. Topraklarından elde ettikleri ürünü ne yapıyor? O ürünü gelip giden insanlara veriyor. Yani binlerce insan geliyor. Tabii manevi bereket de var. Hatta bazen on binlerce insan geliyor: Çorba var, çorba dediğiniz dergâh çorbası. Bir nevi besleyici yemek. O çorba, o ekmeği yediğiniz zaman, başka bir yemeğe lüzum kalmadan oradan istediğiniz kadar kalabilirsiniz. Gelene sorulmuyor, sen kimsin? Nesin? Müslüman mısın? Hiristiyan mısın? Musevi misin? Dinsiz misin? Bölücü müsün? Nesin kimsin diye sorulmuyor. Gelen kim olursa olsun sofralar açılıyor, ekmek veriliyor ve yemek veriliyor. Söylenildiği gibi müritlerinden herhangi bir şey almak değil, bilakis veriliyor. Yanına gelen insan adam oluyor insanoğluna ikramda bulunuluyor. Ancak bakarsın bu hadiseyi birileri bilmeden anlamadan yanlış değerlendirebiliyor. Bu vesileyle şunu söylemek istiyorum. Bizi dinleyen ve devletin herhangi bir yerinde görev yapmakta olan insanlar var ise şunu söylüyorum:

Bu insanlara karşı yani Türkiye’deki maneviyat büyüklerine karşı peşin hükümlü olmaktan vazgeçin. Bakın ne yapıyor bu insanlar. Bunlar devletimiz içinde, milletimiz içinde, insanımız içinde ve insanlık içinde yararlı insanlardır. Bunu iyi tespit etmek lazım. İstisnalar yok mu? Olabilir ama istisnayı arayın ve bulun. İstisnaları kaidede bitirmeyin. Zamanla birçok gerçekler ortaya çıkıyor. Bunlar zamanla çıkacak ve çıkıyor. Fakat esas olan peşin hükümden kurtulmaktır.

Bir nokta ifade etmek istiyorum bu vesileyle; Bendeniz, yine ziyaretlerimden birisinde Seyda Hz.lerinin yanında iken bir insan bir görevle geldi. Görev bir büyük politikacının elçiliği ve istenen şuydu: Seyda Hz.leri ve bağlıları o siyasi partiyi desteklesin. Geniş bir çevre çünkü. O zaman söylenen söz bir milyon bağlısı var deniliyordu. Bir milyon bağlı demek beş milyon demektir. Eğer hesap yapılırsa, hanımı yakınları ve kardeşleri falan derken beş milyon oy demektir. Beş milyonda çok büyük oydur. Ve selamlarını söyledi, talebini söyledi ve açıklamalarda bulundu. Seyda Hz.lerinin cevabı şu oldu:

 Biz siyaset yapmayız. Biz hiç kimseye, şu partiye oy verin, bu partiye verme veya verin demeyiz. Çünkü bize gidip “Biz Allah yolunda hizmet ediyoruz. Bizim işimiz insanlara İslâm’ı ve insanlığı anlatmaktır gelen insanlar arasında her partiden insanlar var. Bizim işimiz o değil, o siyasetçilerin işi.”

O arkadaşımıza tekrar şunu söyledi:

“Buyurun siz yapın siyasetinizi, ama biz yapmayız” dedi. Seyda Hz.lerinin bu veciz sözleri ibret olayıdır ve örnektir.

Efendim başka tarikatlar da var. Bir başka hususu da belirtmek istiyorum: vesaireler de var diye bir soru kendisine yöneltildi. Malumunuz Türkiye’de birçok tarikatlar, dini gruplar ve cemaatler var. Söylediği şu oldu:

“Hepsi biridir. Hiçbir ayrım yoktur. Nakşibendî, Kadiri, Rufai yahut ta şu bu ne olursa olsun hepsi birdir. Yeter ki doğru olsun. İslâmi ölçüler içinde kalmış olsun. Hiçbir ayırım söz konusu olamaz” dedi. Yani dini gruplara bakışı budur ayrıca insanlığına da bakışı da... Kur’an-ı Kerim’in ifadesiyle işte bunlar Peygamberin varisleridir. Yani ışık âlimi ve bilim de ufkuna ermiş insanlardır. Tabii olarak bir tesir meydana geliyor Seyda Hz.lerinin çevresinde.

Biz işin kıyl u kal’ındayız. Yani dedikodundayız. Ben kendim için söylüyorum edebiyatı da güzel ama Büyüklerimizin yanında rahat söz söylemek düşmez. Asıl söz onlarındır. Bizim Türk İslam büyüklerinin bir sözü var. Methiye tarzı söz söylendiği zaman ve dilekler, temenniler yapıldığı zaman; “Söylediğiniz gibi olsun” derler. Büyüklerimizden aldığım sözlerden takliden aşkı ifade etmeye çalışıyım.

Ne aşkı? Tasavvufun esası aşk... Ne aşkı? Allah’a aşk. Eğer Allah aşkı yoksa tasavvuf hali zor, mutasavvıfın işi zor. Aşk gelince de bütün problemler bitiyor. Ahmed Yesevi Hz.leri, “aşkı olmayanın ne dini var ne imanı” diyor.

Bütün bunların amacı Hz. Cibril’in soru sorma suretiyle Hz. Peygambere söylediği; İslam ne? İman ne? İhsan ne? Sorularından İhsan’a verilen cevap da Allah’ı görür gibi ibadettir ve kulluktur diye ifade ettiler Peygamberimiz... Allah’ı görür gibi ibadet aşkın tekemmül ettiği ve olgunlaştığı an gerçek din, gerçek iman galiba bu.

Tabii bu hamur İmam-ı Rabbani Hz.lerinin Mektubat’ta buyurduğu gibi; çok su götüren hamurdur. Mektubat’ta en çok bu sözü söylüyor ama şunu ifade etmekle yetinelim. Yunus Emre; “aşk gelecek cümle eksikler biter” diyor. Demek ki, aşk gelmeyince eksiğiz ve noksanız. Hz. Mevlana büyük çağrısına aşkı o Mesneviye yazarken o ney’deki ayrılıklardan bahsediyor. Şikâyet etmede ayrılıkları ve ney’i anlatıyor. Ayrılıklardan şikâyeti anlatıyor. Kamış nereden ayrıldı? Kamışlıktan. İnsan nerden geldi? Hakiki insan O’ndan, Allah’tan geldi. Şimdi O’na gitmek işte aşk bu...

 Hani biz “Hay’dan gelir huy’a gider” gibi söyleriz ya. Hâlbuki o öyle değil, bu tasavvufi güzel bir sözdür. Kelimenin tam anlamıyla;

“Hayy’dan gelir Hu’ya gider” Yani Diriden (hayattan) gelir, O’na, mutlak varlığa ve Zat’a gitmek. Aşk bu ve aşk olmazsa işimiz zordur. Dileriz ki, Allah hepimize aşkı nasip etsinde işimiz kolay olsun, belki yola gireriz. Onun için aşka ihtiyacımız var ve O insanlara da muhtacız. Sohbetimize mevzu olan insan gibi, insanlara ihtiyacımız var.

Peki, aşk gelen insan hayatta kesilecek mi? Burada Bahaeddin'i Buhari Hz.lerinin bir sözü var: Mina pazarında bir genç gördüm, elinden çok büyük miktarda binlerce dinarlık alışveriş geçiyordu. Kalbinde Allah’tan gayrisi yok” diyor. Burada ışık şahsiyet, nur insan neyi söylüyor? Söylediği şu. Müslüman’ın yola girenin işleri olacak, hayattan kesilmeyecek, büyük miktarda alışveriş de yapacak, ticarette yapacak. Zahiri bilimler de yapacak, emek harcayacak, çalışacak, ancak kalbinde Allah’tan başka ve Allah’tan gayrisi olmayacak. İslâmiyet’te, İslâm tasavvufunda hayattan kesilmek yok. Böyle melül melül dolaşmak, filan bir hal olarak zaman zaman gelir olabilir o ayrı. Bazı üstün insanlar adeta daha hızlı hareket etmek, daha yükseklere sıçramak ve daha uzun mesafeler aşmak için biraz hayattan geri çekilebilirler zaman zaman. Ama sonra tekrar hayata geri gelebilirler. O gerilemekle hayattan kopmak değildir, o daha büyük işler yapmak için zaman kazanmaktır ve zamanı iyi değerlendirmektir. Kural olarak hayattan kesilmek diye bir şey yoktur.

Seyda Hz.lerinin Çanakkale’ye gidişi manevi bakımdan o olmalıydı, o oldu. Fakat bizim açımızdan bakarsak bu devleti yönetmek mevkiinde olan insanlar açısından bakarsak çok büyük bir yanlışlık yapılmıştır. Tabii o yanlışlığa genel olarak devletimi ve devletin karar mekanizmalarını kusurlu görmek doğru değil. Çünkü uzun yıllar devletimiz o konuda doğru teşhis koymuş. Büyükler zaten kusur görmez. Fakat birileri ne yazık ki, çokça karşımıza çıkan birileri orada da karşımıza çıkmışlardır. Son derece yararlı bir insanı, bırakalım tasavvufi ve maneviyatı, tamamen pratik açıdan faydalı açıdan alsak bile gelin öyle yaklaşalım. Yani pragmatist, bakalım faydacı bakalım, çıkarcı bakalım, nasıl bakarsak bakalım. Ne isteniyordu da o insan alındı Çanakkale’ye gönderildi. Ne oldu? Efendim ziyaretçileri çoğalmış, o ziyaretçilerin sana her anlamda faydası var. Oraya giden insanlar daha iyi vatandaş haline geliyorlar. İyi insan, iyi vatandaş oluyorlar. Sen iyi vatandaş, iyi insan olunmasını istemiyor musun? Ama bu yanlış çokça yapılıyor. Bu durum Seyda Hz.lerine zarar mı veriyor? Hayır, Seyda Hz.leri için belki her yer bir. Zahirde bir eksiği varsa o tamamlandı. Galiba 63 yaşında vefat edişi de bir başka hikmet.

Hz. Peygamber 63 yaşında vefat ettiği için Ahmed Yesevi Hz.leri 63 yaşında yer altına girdi. Orda büyük hizmetini devam ettirdi. Tabii onu da doğru anlamak lazım... Yani 63 yaşındayken yer altına girdi ama ondan sonrada uzun yıllar boyunca orada öğrenci yetiştirdi ve onları gönderdi. Tabii Seyda Hz.leri de 63 yaşında yer altına girdi. Yahut öyle takdir edildi. Öyle oldu ama, hizmeti de bitmedi. Orada hizmeti devam ediyor.

Aklıma özellikle Hz. Mevlana’nın Hocası, mürşidi ve yol göstericisi Seyyid Burhaneddin Hz.lerinin sözü geldi. Diyor ki:

“Yüz Müslüman birbirini sevse, içlerinden hangisinin mertebesi yüksekse hepsini o mertebeye yükseltirler ki oraya ayrılık girmesin”

Sevse, yani sevse diyor. Şimdi ben kendim için kurtuluş yolu olarak, bu büyük insanları sevmeyi ve sevenleri sevmeyi o sevenlerle birlikte bulunmayı kendim için bir kurtuluş yolu gibi görüyorum.

Esas olan şimdi sevginin tabii sonucunda hoş görüdür. Böyle düşünüyorum ama başkaları da başka türlü düşünebilirler. Onları yaratan da Allah. Bir hikmete binaen yaratmıştır onları. Dolayısıyla Yunus Emre’nin bir sözü gündeme geliyor:

Yaratılanı hoş görmek

Yaratandan ötürü.

Mademki, bunları da Allah yaratmış bir sebebe binaen yaratmış. Belki o olmazsa bu olmaz. Yaratılış hikmetleri içinde O’nun da bir yeri var. Neyin yeri var? Biz de farklı düşünenlerin yeri var mutlaka. Öyle ise ikinci kural hoşgörü kuralı olmalıdır. Birbirimizi hoş görmeli. Bunu dar anlamda İslâmi gruplar için söyleyeceğim, bir örnekle ifade edeceğim:

İmam-ı Rabbani Hz.lerine soruyorlar. Bu semah, sema, raks ve mevlit için ne düşünüyorsunuz?

Diyor ki:

“Bunlar bizim yolumuzda yok”.

Kendisinin yolu malum, Müceddid-i El-fisani iki bin yılının yenileyicisi ve Nakşibendî yolunun en büyük kol başlarından birisi. Bizim yolumuzda semah, sema, raks, musiki yok diyor. Yani musiki dini anlamda musiki yok. Bunlar bizde yok ama Kadiriler ve Mevlevilerde var. Onun için sesimizi çıkarmaz kötü konuşamayız, diyor. Bu anlayış ne güzel anlayış... Bunu ben böyle anlıyorum ama o öyle anlıyor, kötü konuşamam ve aleyhine konuşamam. Şimdi bu anlayışı tüm cemiyete yayarsak kendimizi daha da geliştirmiş oluruz. Siz bizim fikrimize karşı çıkarsanız biz fikrimizi size benimsetmek için fikrimizi daha da gelişkin hale getiririz, siz de fikrinizi gelişkin hale getirirsiniz. Esas olan bütün cemiyetin kazanmasıdır. Bu hoş görü içerisinde birbirimizi sevmek, farklı görüşlere, farklı tasavvufi anlayışlara, farklı tasavvufi büyüklerine, farklı dini kavrayışlara, farklı mezhep anlayışlarına, farklı dinlere, farklı felsefi anlayışlara, farklı siyasi görüşlere hoş görü ile bakmayı dileriz.

Hoş görü kendi fikrinden vazgeçmek değil. Kendi fikrini savun. Fakat başkasının fikrine de hoş görü göster, o da savunsun, o sana uyar. Bütün toplum böyle gelişir. Galiba anlaşmamız gereken ve yavaş yavaş ulaşmakta olduğumuz güzel takım öncü anlayış bu. Bizim buna şiddetle ihtiyacımız var.

Yunus Emre;

“Ölen hayvan imiş

Âşıklar ölmez” diyor. Bu mana da Seyda Hz.leri gayet tabii ölmedi. Hz. Mevlana’nın bir sözü var:

Her dem yeni doğarız

Bizden kim usanası

Bediüzzaman üç türlü hayatı anlatırken, hayatın üç türü var derken birisi de bu büyüklerimizin bir başka biçimde yaşamaya devam ettiklerini ve oradan insanlara yardımcı olduklarını ifade ediyor. Dolayısıyla diyoruz ki, Bunlar ölmediler, yer değiştirdiler. Yardıma oradan da devam ediyorlar. Belki ampuldüler, enerji haline geldiler. Şimdi o ampulleri dünya da bizlere bıraktıkları ampulleri vasıtasıyla aydınlatmaya devam ediyorlar.

            Onlar yaşıyorlar ve yaşatıyorlar.

   

  Aydın Menderes:

   ''TOPLUMUMUZUN MANEVİ BÜYÜĞÜ VE ÖNDERİ OLMUŞTUR''

        Adnan Menderesin oğlu Aydın Menderes’te Gönüller Sultanından etkilenmiş olduğu her halinden belli ki, onunla yapılan bir röportajda pekâlâ bu muhabbeti görmek mümkün. Şöyle ki;

    — Sayın Menderes, Seyyid Muhammed Raşid Erol Hazretleriyle (k.s.) ilk karşılaşmanızı anlatır mısınız?

        Aydın Menderes: Kendisi ile iki kez görüşmek, ellerini öpmek ve hürmetlerimi sunmak fırsatını bulabildim. Kendilerinin pek kıymetli mahdumları benim aziz kardeşim Fevzeddin Bey'le çok önceden tanışırdık. Muhammed Raşid Efendi Hazretleri gözlerinden rahatsız idiler ve bir ameliyat için Ankara'da bulunuyorlardı. Bu ameliyat öncesi bir günün akşamı Fevzeddin Bey'le birlikte buluşup merhum Muhammed Raşid Efendi Hazretleri'ni ziyaret ettik. Kendileri istirahat halinde bulundukları halde lütfedip nezaket buyurup bizi kabul ettiler ellerini öpüp hürmetlerimizi sunmak ve acil şifalar niyaz etme fırsatı bu şekilde doğmuş oldu. Kendisinin ne kadar mümtaz bir kişi, muhterem bir mürşit olduğu hakkında görüşmeden önce de fikir ve kanaat sahibi idim. Buna rağmen bu görüşmemiz benim için çok heyecan verici oldu. Aradan uzun bir zaman geçti. Çeşitli vesilelerle hürmetlerimizi gönderme fırsatı bulabildik. Bu yıl 1993 yılının Eylül ayında Afyon'da kendilerini ziyaret etmek, ellerini öpmek fırsatım oldum. Öğle namazını müteakip istirahate çekilip tekrar ikindi namazı için döndükleri zaman sohbet etmek fırsatı doğmuş oldu. Kendileri ile görüşmelerimin bende mahfuz kalması dileğimdir. Böylece kendisinin hatırasına da layıkıyla hürmet edebilme imkânı doğmuş olacağını düşünüyorum. Bütün yakınlarının ve tanıyanların bildiği gibi her vakit İslam'ın yolunu, hakikatin, doğrunun, dürüstlüğün, sevgi ve barış yolunu göstermiştir. Kendisinden elimizden geldiğince feyz ve nasip almaya çalıştık. Bu vesile ile merhumu bir kere daha rahmetle anmış oluyoruz.

        — İlave etmek istediğiniz şeyler var mı?

       Aydın Menderes: Muhammed Raşid Erol Efendi Hazretleri bu toplumun, barışın huzur ve sükûnu için, zihinlerin karıştırıldığı bir dönemde İslam güneşinin gölgelenip bulutlanmaması için elinden gelen bütün hizmeti Allah rızası için yerine getirmiş, pek çok insanı hem bu dünyada işleri içerisinde, hem inanıyoruz ahiret işleri içerisinde kaybolup gitmekten korumuştur. Toplumun manevi büyüğü ve önderi olmuş son derece muhterem bir zattır. Kendisinin bu faaliyetlerini şükranla anarken kendisi gibi bu yolda gayret gösterenleri, ahirete intikal etmiş olanlarına rahmet diler, yaşamakta olanlarına sıhhat ve afiyet temenni ettiğimi ifade etmek isterim.

       — Verdiğiniz bilgiler için çok teşekkür ederiz.

Aydın Menderes: Ben teşekkür ederim.

              Fırıncı Abdülkerim abimden dinlediğim bir anekdot

         Bir seferinde Menzil köyüne gittiğim bir ziyarette sofilerce çok bilinen ta Gavs-ı Bilvanis-i zamanından beri dergâhın hizmetinde koşturan Fırıncı Abdülkerim ağabeyimden edindiğim bir bilgiyi paylaşmak istiyorum. Şöyle ki; İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı idi, şimdi ise Başbakan. Belediye Başkanlığı dönemlerinde susuzluk gündemde idi, kimi yağmur için suni bombadan bahsederken kimi değişik görüşler ileri sürüyordu. O sıralarda Tayyip Erdoğan İstanbul’a geleceğini öğrendiği Gavs-ı Sani Seyyid Abdülbaki Hz.lerini hava alanında karşılarlar. Karşıladığında son derece hürmet ve edeple ziyaret ettikten sonra: 

         —Efendim size malumdur, İstanbul susuzlukla başı derttedir, der. Yani yağmur yağması için dua etmesini talep eder. Mübarek dua ederiz der. Gerçekten de İstanbul onların himmet ve bereketiyle yağmura gark olur, öyle ki yağan yağmurun etkisiyle birçok yerlerde sel taşkınlarına yol açmıştır.

            Her devrin kendi manzarasında buraya kadar işlediğimiz Hakan Evliya ilişkisine özetle bakıldığında:

            —Oğuz Han ve evlatları-Irkıl Hoca ve Dedekorkut,

            —Cengiz Han - Gökçe Ata,

           —Karaman Hakanı Satuk Buğra Han- Samani Ebu Nasr,

           —Alparslan- Buharalı Ebu Cafer Muhammed,

          —Melik Şah-İmamül Haremeyn Güveyni ile Şeyh Ali bin Hasan el Sandali,

           — Alâeddin Keykubat- Şahabeddin Suhreverdi ve Necmeddin Razi,

           —Tuğrul Bey- Baba Tahir ve Baba Cafer,

           —Osman Gazi- kumral abdal ve şeyh Edebali,

           —Orhan Gazi- Geyikli Baba,

            —Yıldırım ve oğlu Çelebi- Emir Sultan,

            —II. murat- Hacı Bayram-ı Veli,

            —Fatih-Emir Adil Çelebi ve Şeyh Akşemseddin,

            —Sultan I. Ahmed-Şeyh Aziz Mahmud Hüdayi,

           — Ulu Hakan Abdülhamid Han- Şeyh Abdurrahman Tâhî (k.s),

          — Mareşal Fevzi çakmak- Erbilli Şeyh Esad Efendi,

          — Turgut Özal- Mehmet Zahit Kotku bağlılığı gibi daha nice ikili serüven kendi iklimimizin gerçeğidir.

             Velhasıl; zahiri sultanlar olduğu gibi manevi sultanlarda olacaktır. Dünyanın gidişatı bu iki kutup doğrultusunda devam ediyor ve edecek gibi de. Zahir ve batın denilen iki kanaldan âlem nizam bulacaktır elbet. Zahir sultanlarınca dünya meseleleri, manevi sultanlarca da ahiret meseleler halledilir.

                   Vesselam.    

     

      

        

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.