Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli


Selim GÜRBÜZER

Selim GÜRBÜZER

08 Ekim 2017, 22:30

      HÜNKÂR HACI BEKTAŞ-I VELİ

        Gerçek ismi Muhammed Bektaş, yaygın ismi Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli olan bu büyük zat,  İran–Horasan’ın Nişabur’da hükümdar baba ve şeyh bir kızın izdivacından dünyaya gelir. Dahası babası şu meşhur Horasan Hükümdarı İbrahim-el-Sani diye bildiğimiz Seyyid Muhammed’dir, annesi de Nişaburlu Şeyh Ahmed’in kızı Hâtem Hatundur. Her ne kadar Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli Türk aileden doğa gelmişse de soy şeceresine baktığımızda kökü yedinci ehli beyt imamı Muhammed Kâzım’a dayanır. Dolayısıyla seyyidliği de söz konusudur.  Manevi kanaldan dayanağı da Pîr-i Türkistan Ahmed Yesevî’nin halifelerinden Şeyh Lokmân-ı Horasani’dir,  yani Lokman Perende’den feyiz almıştır.  
        Bektaşilik yolu daha çok Hz. Ali (k.v)’in meşrebi üzere hareket eder.  Ama şu da var ki, Anadolu’da dal budak salmış pek çok tarikatlarda olduğu gibi Bektaşiliğin de kökeni Hâce Ahmet Yesevî yoluyla kesişmektedir. Bu yüzden Hâce Ahmet Yesevî Türk dünyasının manevi başbuğu ve pek çok tarikat-ı aliyyelerin Pîr-i sayılır. İyi ki de böyle Pir-i Türkistan’ımız var, bu sayede Türk’ün İslam’la buluşması çok kolay olmuştur. Hatta o sadece iyi gün dostu değil, zor günlerin de derde devasıdır.  Nasıl mı?  Bilhassa ileri ki yıllarda Türk dünyasında Moğol kasırgasının açtığı yaralar Pir-i Türkistan’ın yetiştirdiği talebeleri sayesinde sarılacaktır. Öyle ki; Selçuklunun yükselişinin parlak döneminin akabinde XIII. asırda nükseden Moğol belası Orta Asya, Irak-Suriye ve Anadolu hattı üzerinde yaşayan insanları kasıp kavurduğunda Pîr-i Türkistan’ın nispetinden gelen gönül sultanlarının sevgi kucağına kendilerini bularak kurtulacaklardır. İşte Hacı Bektaş-ı Veli’de bu gönül sultanlarından büyük bir zat olup Yesevîlik feyzinden beslenen bir yol izleyecektir. Ancak böylesi büyük zatın Anadolu’ya ayak basması hemen gerçekleşmez. Anadolu’ya gelişi Arabistan, İran, Irak ve Suriye seyahatleri sonrasıdır, yani 1270 yıllarına denk düşer.  Böylece Anadolu’ya sonradan gelmesi son derece manidar olarak karşılanır. Hacı Bektaş-ı Veli’nin daha henüz Moğol kasırgasının açtığı yaraların sarılmadığı bir dönemde Türkmen aşiretinin başında, bir Kalenderî-Haydari şeyhi olarak Anadolu’ya ayak basması bir takım değişiklikleri de beraberinde getirecektir. Nitekim buralara geldiğinde Kızılırmak’ın güneyinde Kapadokya yeraltı şehrinde 3600 kilise varlığı göze çarpar ki, işte bu yüzden o’nun gelişini önemli buluyoruz. Yani o’nun Anadolu’ya gelmesiyle birlikte kilise sayısının çokluğu herhangi bir endişeye mahal vermeden işin rengi değişecektir. Zira burada artık Baba İlyas-ı Horasani’nin Vefâî Tarikatından feyiz almış Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli vardır. O’nun varlığı her şeye yetiyor zaten. Ve beklenen ilk manevi sondajı Suluca Karahöyük köyüne vurur da. İyi ki Nevşehir'e bağlı bu köye sondaj vurmuş, aksi takdirde Hıristiyanların misyoner merkezi haline gelen Kapadokya’nın gücünü kırmak hiçte kolay olmayacaktı. Şimdi gel de o’nun Anadolu’ya daha gelir gelmez ayağının tozuyla hemen yedi hanelik bu köyde Hıristiyan merkezine karşı alperen veya gazi derviş tipi Türk otağı kurmasını önemli bulmayalım ne mümkün. Burası basit bir köyden öte irşat faaliyetlerin hız kazanacağı merkez rol üstlenecektir. Öyle ki o, bir yandan Türkmenlerin desteğini alıp burasını ön karargâh olarak kullanırken, öte yandan Anadolu’yu karış karış gezip habire bölge ahalisine diriliş muştusu aşılayacaktır. Derken dergâhında yetişen Horasan erenleri Anadolu’nun en uç noktasına kadar seferber olup, irşat halkasının yayılması için cansiperane çalışacaklardır. Zaten Abdal Musa’nın Elmalı’ya, Tabduk Emre’nin Manisa’ya, Koca Ahmed’in İstanbul’a gönderilmesi bu maksat içindir. İşte bu maksat doğrultusunda Hünkâr Hacı Bektaş-ı Velinin ektiği tohum XIV. yüzyılda halifesi Abdal Musa’nın irşat faaliyetleriyle meyvesini verip tasavvufi bereket doruğa ulaşacaktır. Ne var ki fitne çıbanı burada da boş durmayacaktır.  XIV. yüzyılın sonlarına gelindiğinde bir kısım Türkmenler Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin adına izafeten kurulan Bektaşi ve Safevi dayanışması içerisinde kendilerini bulup, buradan üretilen olumsuz fikirlerin tesiriyle gözden uzak gönülden ırak kırsal alanlarda kızılbaş-alevi kimliği adı altında topluluklar oluşturacaklardır. İşte o gün bugündür en çok adından söz ettiren topluluk merkezi Sulucakarahöyük olacaktır. Elbette ki buranın etkisi kendinde değil, etkisi Hacı Bektaş-ı Veli’den ötürüdür. Bu nedenle Sulucakarahöyük beldesi Hacı Bektaş-ı Veli ismiyle anılır hep. O halde bu beldeyi meşhur eden hikâye bakalım neymiş bir görelim: 
           Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli, ibadet ettiği çilehanesinde halkta şunu gözlemliyor; halk Hac farizasını ekonomik nedenlerden yerine getirememekte, tabii içi cız edip bu maksatla Çilehane tepesini kurar. Malum oraya gidenler iyi bilir ki, orada bir mağara var ve devamlı su akmakta. İşte o gün bugündür insanlar o sudan üç kez, ya da kırk defa yıkanmakla Hac sevabına nail olacağına inanırlar. Artık orası Hacca gidemeyenler için tek teselli kaynağı hükmünde bir yerdir. Başka bir ifadeyle burası Hac sevabına erişmek gibi algılanır hep. Belli ki, bu algılayışa yol açan neden unsur Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin şu meşhur; “Hararet nardadır, sac’da değil/ Keramet baştadır, tac’da değildir/ Her ne arar isen, kendinde ara/ Kudüs’te, Mekke’de, Hac da değildir” mısraların etkisi çok büyük olmuştur.         
           Hiç kuşkusuz bu mısralar kalbe hoş gelmekte,  ama bu dizelerden asla Çilehane tepesinin Hacca alternatif bir mekân olarak anlamı çıkarılmamalıdır. Belki kutsal topraklara gitmişçesine Hac sevabına nail olmaya yönelik düşüncenin ta kendisidir demek en doğru tutum olacaktır. Kaldı ki bu konularda nasıl bir yol takip edileceğini gösteren en iyi gösterge bizatihi Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin ortaya koyduğu ‘Makalat’ adlı eseridir. Bu eser bir ışık olmaya yeter artar da. Ankara Üniversitesi eski öğretim üyelerinden Prof. Dr. Esad Coşan’ın da Doçentlik tezi olan ‘Makalat’ incelendiğinde Pir-i Türkistan Ahmet Yesevî’nin büyük ölçüde ‘Fakirnâme’ adlı eserinden esinlendiği gözlerden kaçmaz. Dolayısıyla Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli’nin Yesî pınarından beslendiği anlaşılır. O’nun gerçek yolunu çizdiği rotayı bu eserde ziyadesiyle bulmak mümkündür. Özetle bu eserde;  bir salikin Şeriat (İslam’ın zahiri kaideleri),  Tarikat (İslam’ın iç ve deruni yönü), Marifet ve Hakikat aşamalarından geçmeden Allah’a ulaşılamayacağı vurgulanır. Kelimenin tam anlamıyla Allah’a vuslat ancak bu dört aşamanın bir araya gelmesiyle gerçekleşir. Ama gel gör ki; ne zaman ki ‘Makalat’ eserinin mana ve ruhundan sapmalar başlar, işte o zaman hem Yeniçeri, hem Bektaşilikte aşınmalar başlamış ve her ikisi de aslını yitirmeye yüz tutmuştur. Derken İslam’la bağdaşmayan birtakım bozuk fırkalar türeyip bugünkü noktaya gelinmiştir. Maalesef İslam’la taban tabana zıt birtakım sözler sanki Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veliye aitmiş gibi lanse edilmiştir. Birkere bünyeye mikrop girmeye dursun, bir bakıyorsun Yeniçeri ocağının çöküşüyle birlikte Bektaşilikte bundan nasibini alıp her alanda çürüme nüksedebiliyor. Oysa Yeniçeri ve Bektaşilik deyince Necip Fazıl’ın Yeniçeri adlı eserinde yer alan şu kıssayı hatırlarız hep:
        Tarih 1326. Bir gün Suluca Karahöyük Bucağının baktığı ovada bir toz bulutu, adım adım dergâha ilerliyor, yaklaştıkça başlarında Sultan Orhan Gazinin olduğu 40–50 atlı gözükür o an.  Sultan Orhan Gazi Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veliyle göz göze geldiğinde büyük bir adap içerisinde elini öptükten sonra aralarında derin ve içten konuşma başlar. Ve Orhan Gazi şöyle der;
       —Bu uzun yoldan devletimize ve ordumuza dua etmenizi dilemek için geldim. Yanıma da yeni teşkil ettiğimiz askerlerden birkaçını aldım.
     Tabii Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli tebessüm edip;
       —Dualarım sizinle,  hele bir göreyim şu getirdiğin yeni askerleri.
      Askerler bu nazik davranış karşısında etkilenmiş olsa gerek ki Şeyh ve Sultan karşısında adaba geçip saf bağlarlar.
     Onların bu halinden ziyadesiyle memnun kalan Hünkâr Hacı Bektaş-ı Veli;
      —Maşallah ne güzel, ne civan yiğitlermiş. İsimleri Yeniçeri olsun, kendileri daima düşmana karşı Allah galip eylesin niyazında bulunur.
        İşte kıssada adına “Yeniçeri” denilen ocak böyle mayalanmıştır. Öyle ki, bu civan yiğitler kuruluş ruhunu Bektaşilikten alıp Osmanlıyı zaferden zafere koşturacaktır.  Tâ ki bu ruh Fatih Sultan Mehmet zamanına kadar devam ede gelir. Ne var ki  ilk bozuluş bu dönemde alarm vermiştir. Hatta kırmızı alarm diyebileceğimiz bu durum Kanuni Sultan Süleyman devrine kadar etkisini gösterir de. Nitekim Necip Fazıl; “Bektaşilik evvela din aydınlatıcısı, peşindende Şeriat karartıcısı haline dönüşmüştür” tespitinde bulunmakla bir noktada Bektaşiliğin tarihi sürecini bir cümleyle özetlemiş olur. 
         Hiç şüphesiz Hünkâr Hacı Bektaşı Veli’nin Tasavvuf kültürünün öncülerinden biri olduğuna kanaatimiz tamdır. Tıpkı o da diğer gönül mimarları gibi; Orta Asya kültürünün temelini oluşturan Horasan Erenlerinin dergâhında yetişip oradan aldığı feyiz ve nisbeti Anadolu ve Balkanlara taşıma şerefine erişecektir. Her ne kadar o’nun öğretilerini hedefinden saptırılıp başka şekilde aktaranlar olsa da “Makalat” adlı eseri yok edilmediği müddetçe, onun çizdiği yola gölge düşmeyecektir. Bu böyle biline. 
          Vesselam.
 

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.