Şavkı Hilal Mostar Köprüsü


Selim GÜRBÜZER

Selim GÜRBÜZER

03 Aralık 2017, 15:02

                    ŞAVKI HİLAL MOSTAR KÖPRÜSÜ                                                                                                  

           Mostar ismi anıldığında heyecanlanmamak ne mümkün. Hele tarihler 566 yılını gösterdiğinde Osmanlı’nın 30 m uzunluğunda ve 24 m yüksekliğinde 456 kesme taşla inşa ettiği köprü var ya, işte Âşık Paşa o köprünün Gökkuşağı heyecanına kapıldığında  ‘Kudret kemeri’ demekten kendini alamazda.  Nasıl âşıkça kendinden geçmesin ki, bikere o kudret ışığı ilk evvela Mekke’de doğup sırasıyla Medine, Bedir, Hendek, Uhud ufuklarından süzülüp sonrasında Mekke’nin Fethiyle tüm cihanı aydınlatacak ‘Şavkı Hilal’ olur bile.

           Peki, Şavkı Hilal doğduğu Mekke’de kemal bulduğunda nereye süzülerekten kayar?  Hiç kuşkusuz Orta Asya’da Horasan Erenlerin iki hilal kaşı arasından süzülerekten Selçuklu kilimine işlenip sonrasında üç tuğlu hilal olarak Söğüt otağına kayacaktır. İyi ki bu Nübüvvet-i ışık Söğüt otağına kaymış, böylece dilden dile anlatılan:  “Şeyh Edebali’nin göğsünden çıkan üç tuğlu hilalin dolunay halde Osman Gazi’nin göğsüne girdiğini, söğüt otağına dikilen ağacınsa dal budak salıp tüm yeşilliğiyle üç kıtanın ufkunu kaplayaraktan gölgelendirdiği” şeklinde tabir edilen rüya sahih olur da.

           Gerçekten de Nübüvvet-i Gökkuşağı Hilal Bosna-Hersek semalarından Mostar şehri üzerine süzüldüğünde Osman Gazinin gördüğü o rüyanın ilk alâmetifarikası olarak tecelli edecektir. Hem de bu öyle bir tecelli ediştir ki Avrupa’nın tamda ortasında doğu ve batı insanını buluşturacak dostluk köprünün (Kudret Işığı Kemer) inşası vuku bulur da.  Üstelik inşa edilen bu köprü Mimar Sinan’ın talebelerinden Mimar Hayreddin’e ait bir şeref olarak tarihe kaydolunur. Hiç kuşkusuz Mimar Hayreddin’in tarihin şeref levhasına geçmesinde 8–10 yaşlarındayken nehrin karşı yakasına yüzerekten geçtiği sırada arkadaşlarından birinin akıntıya kapılaraktan canhıraşça attığı çığlığın ruh dünyasında bıraktığı etkinin payı çok büyüktür. Öyle ki insanı can evinden vuran o çığlığın etkisiyle kendi kendine şöyle söz verir: “Ahdim odur ki,  ilerisinde buraya köprü inşa etmek boynuma borç ola.” Nitekim ahdettiği o söz İstanbul’da Mimarlık eğitimini tamamladığında yerini bulur da. Öyle ki Kanuni Sultan Süleyman’ın Mostar Köprünün inşasına yönelik fermanıyla kendisine gün doğacaktır. Sadece kendine mi gün doğar, bunun yanı sıra Bosna-Hersek’in incisi Mostar şehrinin tam ortasından geçen Neretva nehrin üzerine köprü inşa edildiğinde Hırvat ve Müslüman toplulukların gönül kaynaşması da gerçekleşmiş olur. Şimdi sakın ola ki,  taş yığını bir köprüyle gönül kaynaşması mı olur deyip böylesi gün doğmayı hafife almayınız, bikere taş yığını sanılan o köprüye can alıcı analitik gözle bakıldığında yediden yetmişe her milletten insanı mest edici bir şahika eser olduğu görülecektir. Mest etmesi de gayet tabiidir, çünkü o şahika eserin özü Nübüvvet-i ışığıyla yoğrulmuştur. Hele o ışık yüzyıllar sonra Mostar semalarına doğru Gökkuşağı Hilal olarak süzülüp taş kemer şahika eser olduğunda tüm insanlığa sırat köprüsünü hatırlatan bir misyon üstlenir bile.  Öyle ki omuzlarında taşıdığı bu misyon da Müslümanlara yönelik sırat köprüsünden nasıl sırat-ı müstakim üzere geçileceğinin misyon üstlenmesi varken, Salibe yönelikte tarih boyunca tüm yaptıkları zulümlerin fiili karşılığı olarak sırattan düşürülüşlerini ve nasıl zebanilere teslim edileceğinin ikazı ve uyarıcılık misyon üstlenmesi vardır.   

            Hadi diyelim ki mimari eserlerimizin hal dilinden anladığımızı var sayalım, peki ya Mimari eser dehalarımız nasıl bir misyon üstlenmişlerdir dersiniz? Bilhassa mimarı dehalarımızdan Osmanlı mimarları kendine özgü tarz sitille yonttukları kilit taşlarıyla bir, dört, beş ve altı kemerli gönül köprüleri inşa ederekten tüm insanlığın hayrına misyon üstlenmişlerdir. Hiç kuşkusuz bunun tam tersi durumda Mimari düşmanı barbarlar da tıpkı Hırvat Topçularının Mostar köprüsünü bombalayaraktan yaptıkları kıyımda olduğu gibi yıkım ekibi misyon üstlenmişlerdir. Barbarca yıkım ekibi misyon üstlendiler de sanki başlara göğe mi erdi, sonuçta bombalanan her bir tarihi eser toz duman halde sulara gark olup batsa da kıyamete dek maddenin manalaştığı noktada anlam kaybına uğramayacağına inancımız tamdır. Hele tarihi köprülerimizi kemer sayısına göre şöyle gözümüzde canlandırmaya koyulduğumuzda, şayet tahayyül ettiğimiz köprü beş kemerli ise biliniz ki mimari dehalarımız bunu süs olsun babından inşa etmiş olmayacaklardır.  Bilakis İslam’ın beş şartını simgelesin manasına inşadır bu. Yok, eğer dört kemerli köprüyse biliniz ki; mimari dehalarımız bunu dört büyük halifeyi hatırlatsın manasına inşadır. Şayet altı kemerli köprüyse biliniz ki bu kez amentümüzü simgelesin manasına inşa ediştir. Hele tüm bunların ötesinde iki, üç, dört, beş altı kemerli köprü değil de tek kemer halde yay çizmiş bir köprüyse değme keyfine,  bu kez Mostar köprüsünün üstlendiği misyonun mana ve ruhuna uygun Hilal kaş veçhe kazanacağı muhakkak. Dikkat ettiyseniz tüm bu anlam tarifleri eşliğinde sadece Mostar köprüsü için ‘değme keyfine’ tanımlamasında bulunduk. Niye derseniz, tevhidi manayı özünde taşıdığı için elbet. Belli ki köprünün inşasında kullanılan kilit taşlarının tek kemer halde hilal kaşlı yay şeklinde örülmüş olması asla tesadüfü değildir,   tam aksine tevafuku ‘Tevhid’ meşalesinin ifadesi örülüştür. İşte bu örülüş tarzıdır ki müminlerin yüzük kaşında tevhidi simgeleyen hem inci taşımız hem gerdanlığımız olur bile. Ama gün gelir Evliya Çelebinin ‘Kavs-i Kuzah’ ve Michel’in ise  ‘Taş kesilmiş hilal’  olarak tarif ettiği tevhid simgemize bir haller olup zincirine bağlandığımız o inci taşımız - gerdanlığımız mercek altına alınacaktır. Zaten Salibin Hilale karşı tahammülsüzlüğü yeni değil elbet,  öteden beri alışık olduğumuz hazımsızlık halin bir başka tezahürüdür bu. Kaldı ki biz onların hazımsızlığını Osmanlı hasta yatağına düştüğünde Habsburg’un askerleri vasıtasıyla girdikleri yerleri virane hale getirmelerinden ve camileri kiliseye çevirmelerinden biliriz. Yine biz onları II. Dünya savaşının ardından faşist Hırvat milislerinin yıkım faaliyetlerinden biliriz. Yetmedi yine biz onları 9 Kasım 1993’de Hırvat Generalinin topçularına verdiği emir doğrultusunda yoğun bombardıman altında Mostar köprüsünü sulara gark edişlerinden biliriz. Kahrolacağıcalar ne kadarda acımasızlar, hem de tüm dünyanın gözü içine baka baka o inci gerdanlığımıza kıydılar. Bilenler bilir elbet, o gün Hilal kaşlı yâr abidemizi hunharca yıkıp kıydıklarında can evimizden vurulmuştuk. Sadece can evinden vurulan biz miydik, hiç kuşkusuz tüm nebatat,  tüm hayvanat, tüm cemadatta incinmişti o gün. Düşünsenize o gün ayın şavkı bile Mostar köprüsünün kalbi üzerine süzülemez olup taş kesilecektir adeta. Ta ki savaş sonrası vicdan ayağa kalkıp bir nebze olsun merhamete gelir, işte o zaman taş kesilen ayın şavkı Mostar köprüsü üzerinde yeniden tevhidi meşale olarak ışıldayacaktır. Derken bombalanıp sulara gark olan orijinal kilit taşları büyük bir itinayla vinçlerle çıkartılaraktan Mostar köprümüz 1997 tarihinde TIKA, UNESCO, IRCICA, Dünya Bankasının desteği ve Türk Şirketi ER-BU’nun üstlenmesiyle yeniden inşa edilecektir. Böylece inci gerdanlığımız tüm dünyaya yıkılmadım ayaktayım dercesine Tevhidi yüzük taşını göstermesini bilecektir. Ne ilginçtir yıllar sonra Hırvat generali savaş suçlusu olarak mahkemeye çıkarıldığında mahkeme heyetinin gözü önünde zehir içerek kahrından kendi canına kıyacaktır. İşte alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste denen hadise budur.

                Aslında şöyle geriye dönüp baktığımızda herkes kendine yakışanı yapmaktadır. Üstelik üç kıtada hükümran olduğumuz süreçte hiçbir ırka zulüm yapmadığımız halde tevhidi meşalesi köprümüze göz dikip kıyabiliyorlar. Onlar göz dikip kıya dursunlar bizde kendimize yakışanı yapıyoruz. Nasıl mı? İşte Fojnica şehrindeki Fransisken Katolik Kilisesi’nin duvarında 526 yıldır halen asılı duran 1478 tarihli Fatih Sultan Mehmed Han’ın yazılı fermanı bizim yakışan tarafımızın gösteren göstergedir. Bakınız Fatih Sultan Mehmed, o fermanda ne diyor: “Ben Fatih Sultan Mehmet Han, bütün dünyaya ilan ediyorum ki; Bosnalı rahipler ve kiliseleri ve her din ve her milletten herkes himayem altındadır… Emrediyorum ki hiç kimse (Bende dahil) bu insanların özgürlüklerini sınırlamayacak ve onlara zarar vermeyecektir..” 

              Evet, güneş balçıkla sıvanamaz gerçeği bu özgürlük fermanında gayet net açık ortada.  Kaldı ki Osmanlı buralara daha gelmeden önce gönül fethi gerçekleşmiş.  Doğru olan da bu olmalıydı. Yani,  yol-usul-erdem bunu gerektirirdi, öyle de oldu zaten. Nasıl mı?  İşte buralara ilk gönül mayası çalan dervişin Sarı Saltuk olması bu gerçeğin teyididir.  Düşünsenize tâ 13. yüzyılın ortalarında Moğol kasırgasının sürüklemesiyle hicret edip Balkanlara ilk ayak basan derviştir o. Derken Sarı Saltuk’la ilk gönül fethi mayası tutar da. Hiç kuşkusuz diğer gönül Sultanları da buralarda mesken tutacaktır. İyi ki de her bir Gönül Sultanı Mimarımız buralara gönül fethi için gelmişler. Bu sayede ‘Horasani Asyatik Anadolu ruh’ buralara taşınmış olur.  Örnek mi? İşte tıpkı Yunus’un Anadolu’nun pek çok yerinde adına türbeler yaptırılarak anıldığı gibi Bektaşi Dervişi Sarı Saltuk’ta Balkanların pek çok yerinde öyle yâd edilecektir. Şu bir gerçek gönül erenlerin ruhaniyeti her basılan toprakta var oldukça diriliş ruhu ilelebet sönmeyecektir. Ne mümkün ki sönsün,  baksanıza buralara sadece Bektaşi dervişleri gelmiş değil ki,  Nakşîlerde üç dalga halinde irşad için buralara gelmişler. Nitekim Nakşî yolunun birinci dalgada ilk irşad öncüsü olarak Ubeydullah-i Ahrâr (k.s)’ın talebesi Abdullah-i Îlâhi Hz.lerinin Yunanistan’ın Selanik yakınlarında Vardar Yenicesi’ne ayak bastığını görebiliyoruz. İkinci dalgada Şeyh Lütfullah’ın Üsküp’e hayat kattığını gözlemleyebiliyoruz. Keza üçüncü dalgada Bosna fethinde şehit düşmüş Fatihin manevi danışmanı Ayni Dede ile Şemsi Dede’nin Balkanlarda Nakşî mayasını temsil ettiğini müşahede edebiliyoruz.  Belli ki Nakşîler bir asra yakın zaman diliminde buralarda hep var olmuşlar ama şu da bir gerçek Halveti tarikatının gölgesinde kalarak pek kendilerini izhar etmemişler. Nakşî yolu hep böyledir zaten. Yani bir başka ifadeyle, zahiren yokmuş gibi sanırsın ama aslında manen her daim var olan bir yoldur. Hele bazen bir bakarsın irşat bakımdan doruk noktaya ulaştıklarında tıpkı XVIII. yüzyılın sonlarında olduğu gibi zahiren kendilerini hissettirdikleri dönemleri de olur. Her neyse hangi dönem olursa olsun sonuçta bu yolun buralarda neşet bulmasında Foynitsa Vukelyiçi Nakşibendî tekkesinin kurucusu Şeyh Hüseyin Baba Zukiç’in çok büyük payı vardır.  Malum kendisi Vukelyiç’te doğup tahsilini Foynitsa’da temel dini eğitimini aldıktan sonra Saraybosnada Kurşunlu Medresesinde devam etmiş oradan da İstanbul’a gidip Nakşî Hafız Muhammed Hisari Hz.lerine biat etmiş bir zattır. Biat ettiğinde ise ilk işi Hocasının işaretiyle Konya, Semerkant ve Buhara’ya gitmekle tasavvufi idmanını tamamlamak olur.  İşte 20-30 yılı bulan bu manevi seyahatinin akabinde Bosna’ya döndüğünde Vukelyiçi’de açtığı Nakşibendî Tekkesiyle o gün bugündür Bosna halkının Hüseyin Babası olarak adından söz ettirecektir.  O şimdi kurduğu dergâhının yanında medfundur (Ölüm Yılı:1800).  

            Peki ya Mevleviler ve Kadiriler! Hiç kuşkusuz XVII. yüzyılın başlarında onlarda Balkanlara geldiklerinde tekkelerini kurarak irşada koyulurlar. Hacı Bayram Veli’nin sofileri de toplumsal aydınlanmaya hizmet için tekkelerini tüttürürler. Hakeza Rufailer ile aynı meşrebden Bedevi ve Şazeliler de dal budak salıp bilhassa Saraybosna’da irşat faaliyetleriyle göz dolduracaklardır. Tâ ki Osmanlı hasta yatağına düşer, işte o zaman tüm Tarikat-i Aliyye’ler Balkanlarda güç kaybına uğrayacaklardır. Hele birde buna Yugoslavya’da komünizmin sahne almasını hesaba kattığımızda tekkelerin kapılarına kilit vurulma hadisesini beraberinde getirir. Neyse ki 1970 tarih itibariyle yer altına çekilmiş gibi gözüken tarikatlar yeniden nefes alır duruma geleceklerdir. Derken bir yol sonrasında yani 1974 tarihi itibariyle tarikatların birliktelik içerisinde teşkilatlandığına şahit oluruz.  Hani birlikten dirlik, dirlikten birlik doğar ya, gerçektende teşkilatlanan tarikatların birlikteliği halk yeniden toplumsal aydınlanmaya yönelik faaliyetlerin ortasında bulur kendini. Hele tarihler 1980 yılını gösterdiğinde tasavvufi hayat Bosna halkının manevi hayat tarzı olur da.  Nasıl hayat tarzı olmasın ki,  1991–1995 yılları arasında Sırpların tüm dünyanın gözü önünde o hunharca giriştikleri katliamlar karşısında yaşadıkları hayat biçiminin yansıması diyebileceğimiz gazi alperence direniş ve mücadeleleri sayesinde Mostar Köprüsü aslına rücu edip kazanan Sırp vahşeti olmayacaktır,  Bosna halkının iman dolu serhad göğsü kazanacaktır. Zaten şu iyi bilinsin ki dün nasıl ki Horasan Erenleri Orta Asya’dan başlayıp Anadolu’yu ve Balkanları nasıl aydınlatmışsalar,  bugünde Balkanlarda Evlad-ı Fatihan nesli var oldukça aynı ruh ve heyecanla Avrupa’nın göbeğinde tüm dünyayı aydınlatmaya devam edeceklerdir. Tabii batı’da bu aydınlatma karşısında boş durmayıp onlarda aydınlığı karatmak için çalışacaklardır. Yani herkes kendine yakışan yapacaktır. Her ne kadar zulüm taifesi kıyamete dek zulmetmek için misyon üstlenseler de,  bikere Yüce Allah (c.c)’ın beyan buyurduğu ‘Nurumu tamamlayacağım’ vaadi var oldukça hevesleri kursaklarında kalacağı muhakkak. Nitekim Evlad-ı Fatihan nesli Allah’ın ipine sarılınız hükmünce hareket edecektir,  bu böyle biline.

           Vesselam.

Yorum Ekle
İsim
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.